The Big Lebowski

The Big Lebowski için 7 yorum

  1. CHAPTER – I

    Günlerdir nereden başlamam gerektiğini bulmaya çalışıyorum. Söz konusu Lebowski olunca insan ne düşünmesi gerektiğini karıştırabiliyor. Ya da ne düşünmemesi gerektiğini.. ya da neyi düşünmeyi boşvermesi gerektiğini.. Gördüğünüz üzere durum fena halde karışık. Tekrar seyretmeye her oturuşumda, içimde bir umut doğuyor ve bu sefer olacak diyorum. Bu sefer çözeceğim bu filmi. Ama nafile, çünkü gittikce acı bir gerçeğin farkına varmaya başlıyorum ki: “The Big Lebowski” bir film değil!

    “The Big Lebowski” bir film değil. Evet. Tam anlamıyla “sinema diliyle yazılmış, polisiye bir felsefe manifestosunun insanı güldüren hali” diyebilirim. Pek hoş durmasa da, benim için gayet geçerli bir tanım oldu. Çünkü, en sevilen 100 film karakterinden biri seçilmiş olan Jeffrey Lebowski, yani nam-ı diyar “The Dude”; senaryonun kahramanlarından biri olmaktan çok, çağımız dünyasında reel hayatta pek görmeye alışık olmadığımız, ama bu ender tabiatın içimizdeki ‘onun gibi olma’ dürtüsünü daha da kabarttığı; bize uzak olan ve gıpta ile baktığımız ve bu yüzden daha çok özleyip daha çok istediğimiz hayalimizdeki kahraman olduğunu ispatlamıştır. “Ahbap” bizim olamadığımız her şeydir. O ne bizim faturalarımızdır, ne her gün cilaladığımız son model arabamızdır, ne de kendimizi ölümsüzlükle(!) avuttuğumuz toplum baskısı çocuklarımız veya içgüdülerimize karşı çıkarak kendimizi zorla ve ikiyüzlülükle zincirlediğimiz eşlerimizdir.. Hep ‘daha iyi’yi istemez Ahbap, ‘daha çokla’ işi yoktur onun. Hayatta umursadığı çok az şey vardır onun. Bowling, Beyaz Rus kokteyli ve halısı..Evet, halısı. Çünkü halı, odayı dolu gösteriyordu..

    Manifestomuz, filmin tümünde ara ara açıklamalarda bulunacak olan yarı-tanrı(demigod) bir anlatıcının anlatımıyla; süpermarkette Ahbap’ın üstünde sabahlık, boxer ve terlikle, en sevdiği kokteyl olan White Russian için sütleri tek tek açıp koklayarak seçmeye çalıştığı, insanı hafif ölçekte sarsan sahne ile başlıyor. Bu sahne önemlidir çünkü, henüz siftahtan modernizm eleştirisi başlıyor. Dude, ödemeye geldiği zaman, kasada üstünde balina resmi olan –muhtemelen sözde çevreci, kapitalist bir geyiktir- çek defterini çıkarıp ödemeyi yapıyor: 0,69 $. Ahpab’ın bıyığındaki süt izine, salaş kılık-kıyafetine ve yazdığı acınası çeke bakıp iğrenen kasiyer, burada kendisi için çok önemli bir şeyi unutup es geçiyor. Unuttuğu şey, kendi hayatının anlamsızlığı ve kendi hayatının acizliği içinde dahi aslında kendinden statü olarak çok da farklı olmayan birinden iğreniyor olduğudur. Sistem, insanları kendi hayatlarının kalitesinden memnun olup mutlu olmaya değil de, başkalarının “başarısız”lığına bakıp kendini “daha …..” görerek mutlu olmaya programlıyor..

    Film, modern hayatın eleştirileri ile örüntülenmiş durumda. Bu eleştirilerin ete kemiğe bürünmüş şekilleri olan bütün karakterler Hollywood’un dehaları olan Coen Biraderler tarafından adeta tek tek nakışla işlenmiş. En büyük eleştiri pek tabi Jeff Bridges’ın canlandırdığı Ahbap’tır. Ahbap sahip olduğu zeka ve yeteneği sadece içki ve bowlinge kullanan, toplumun “boşa giden yıllarım” kesimini temsil ediyor. Bu kesimin tek derdi, muhtemelen daha önce kaçırdıkları fırsatları arada bir hatırlayıp iç geçirdikten ve “aman, boş ver” dedikten sonra anına bakıp o saniye mutlu olmaya çalışmaktır. Bu, yeri gelir bir bowling topu veya bir yudum Beyaz Rus olur; yeri gelir adını bile bilmiyor olabileceği partnerinin bir gece konaklanan bedeni olur; yeri gelir toplumun ayak işlerini gördüğü o “hayati”mesleğinde kendini işine kurban etmekle olur; yeri gelir binlerce yıldır süregelen saçmalıklara ibadet adı altında vücuda düzenli aralıklarla verilen manevi uyuşturucu olur. Fark etmez. Asıl olan burada; bu durumdaki herkesin şu yada bu şekilde, içine düştüğü kendi anlamsızlığının dipsiz kuyusundan kurtulma ve bu can havliyle kendine en yakın saçmalığa tutunma çabasının farklı şekillerde tezahür etmesidir. Tamamen anlamsızlıklar ortasında, nerden gelip nereye gidiyoruz bilemeden, kendimize bir meşgale arıyoruz. Ama ne yaparsak işe yaramıyor. Anlamsızız.

    Ahbap bu durumun bir adım ötesinde. Çünkü o artık sorgulamayı yada hatırlayıp iç geçirmeyi de çoktan unutmuştur. O cehaletin erdemine ulaşmıştır artık. O kadar ki, kendi düşünce ve söylemlerini bile, sadece anlık hafızasını kullanıp oradan buradan duyduğu birkaç kelime üzerine kurmak yeterli gelmektedir. Hayat onun için o kadar basittir.

     

  2. CHAPTER – II

    Jeff Bridges aslında “Ahbap”ı canlandırmadı. Sadece oraya çıkıp, o imrenilesi saçı, sakalı gözlüğü ve yakışıklığı ile başaramadığı kendisini gösterdi. O yüzdendir ki onun oyunculuğu bu kadar doğal olmuştur. Saç, sakal, gözlük, hırka, sandaletler ve bornoz dahil bütün giydiği “paçavralar” Bridges’in kendi gardırobundandır ve kendisine aittir. Aslında bence onun oyunculuğunu ele almamak gerekir, çünkü oynamadı. Oradaki kendisi idi. Yaptığı söyleşilerde sık sık dile getirmiştir bunu. “Eğer şimdiki yaşantım olmasaydı, kesinlikle Ahbap olurdum.” Ara ara kapıldığı Ahbap tripleri karşısında öz oğlu Bridges’i uyarıp Ahbap’ın kendisi olmadığını, sadece senaryo karakteri olduğunu hatırlatmak durumunda kalmıştır.

    Sonra ki en önemli karakter, John Goodman’ın canlandırdığı Walter Shobchak karakteri. Walter, film boyunca kafayı mütemadiyen ütülediği Vietnam’da savaşmış, hatta halen beyninde savaşmakta olan; savaştan bir türlü sıyrılamamış ama buna karşın iyice sıyırmış çakma Yahudi aşırı milliyetçi bir karakterdir. Walter, hayatının hemen her alanında geçmişe takılmış ve orada yaşayan sosyopat davranışlar sergileyen, ama bu arada izleyiciyi de gülmekten kırıp geçiren başka bir “looser” daha. Walter ki sıradan bir maç sayısı için arkadaşlarından birine bowling salonunda ulu orta silah çekebilecek kadar manyak. Ya da kendisini tekmelemiş eski karısının uğruna, sonradan Yahudi olunamayacağı halde ve Polonyalı bir Katolik olmasına rağmen kendisini Yahudi zannedip Sept (Shabbos- Cumartesi) günleri hiçbir iş yapmayıp bowling bile oynamayan-(bowling bile!); eski karısı sevgilileriyle çıktığı tatillerde kırıştırırken, onun sinir bozucu köpeğine bakıcılık yapabilen “sert” erkek Walter..John Goodman’ın bu karakterdeki başarısı, Amerikan Emperyalist politikalarını övmeyen her filmin kaderinde olduğu gibi bu filmde de Amerikanın aydınları(!) ve ödül jürileri tarafından gözden uzak ve haliyle gönülden ırak tutulmuştur.

    Filmin bir diğer renkli karakteri ise Jesus Quintana. Anlık fotoğrafı betimlendiğinde Jesus, tiril tiril mor elbisesi, ojeli tırnakları ve gösterişli tavırları ile “mükemmel”dir. Ama daha yakından incelendiğinde; bozuk İngilizceli küfürlü ağzı ve iğrenç el hareketleri ile onun aslında başta teşhircilik olmakla birlikte çeşitli cinsel sapıklıkları olduğunu öğreniyoruz. Bize bu bilgiyi Walter veriyor. Coen Biraderler gibi dehaların en ufak ayrıntıyı bile atlamayan tamamen açık bilinçleri aklımıza geldiğinde çok güzel bir göndermenin farkına varırız. Özenle seçilmiş ‘Jesus’ ismini, kilise tarihi boyunca dini aristokrasiyi temsil eden mor rengi, dine psikopatça bağımlı olan Latin Amerika kökenlilerin şivesini ve neredeyse artık kiliseyle özdeşleşen cinsel sapıklıkları bir arada düşünürsek ışık yanıverir hemen. Jesus toplumun en yobaz ve buna rağmen en iğrenç kesimini temsil etmektedir: dinci gericileri..

    John Turturro ise Jesus rölünde, jilet gibi kıyafetleri, enteresan jestleri, mükemmele yakın oyunculuğu ve “Hotel California”nın İspanyolca versiyonu eşliğinde icra ettiği dans ile seyirciyi filmdeki zevk doruklarından birine rahatça taşıyor.

    Turturro, filmde daha uzun süreli ve etkili bir karakteri canlandıracağını düşünürken senaryoyu okuyup Jesus’un bu kadar kısa filmde kaldığını görünce az daha vazgeçecekmiş. Coen ağabeyler güç bela kendisini ikna etmişler. Bunu da ancak, karakterde istediği değişiklikleri yapmak koşuluyla kabul etmiş. Mesela top parlatma sahnesi, topu atmadan önce dilinin ucuyla dokunması ve strike yaptıktan sonraki dans sekansını Turturro kendisi karaktere eklemiştir. Aslında bu küçük gibi görünen ayrıntılar sayesinde de karakter, unutulmazlar arasına girmiştir.

  3. CHAPTER – III

    En sessiz karakterimiz Theodore Donald ‘Donny’ Kerabatsosu sağlam filmlerin sağlam oyuncusu Steve Buscemi canlandırıyor. Filmin en ilginç karakterlerinden olan Donny film boyunca neredeyse hiç konuşamaz. Zaten naif ve sessiz olan Donny ne zaman konuşmaya kalksa, Walter “Shut the fuck up, Donny!” deyip susturur. Bir türlü düşüncelerini anlatamaz Donny, aslında pek bir şey de düşündüğü yoktur. Donny halkın büyük kesimlerinden birini oluşturan edilgen(pasif), suskun ve aptal kesimini temsil etmektedir. Özellikle Walter tarafından ısrarla susturulmasının nedeni ise halkın milliyetçi kesim tarafından susturulmasıdır. Bu sayede Amerikan şavaş politikası sürekli taraftar bulacaktır.

    Bir diğer susturulma meselesi de, en gereksiz yerlerde mangalda kül bırakmayan Walter’ın; alay ettiği, küçümsediği ve tiksindiği Jesus’un kallavi küfürlerine gıkını çıkarmadığı kilit bir sahnede vardır. Bunun nedeni ise yüzyıllardır çeşitli durumlarda ve mekanlarda insanlığa köstek olan “muhafazakarlık” illetinin ana direklerinden olan ırkçılığın; kendini en çok destekleyen unsurlardan dincilik karşısındaki saygı duruşudur.

    Donny’in daha somut diğer susturulma nedeni ise Coen’lerin başyapıtlarından olan “Fargo” filmine dayanır. The Big Lebowski’den daha önce yapılmış olan “Fargo” filminde susmak nedir bilmeyen bir suçlu karakterini canlandıran Steve Buscemi, bu filmdeki karakterde sürekli susturulmuştur.

    Bu susturulmalardan en garibi de finalde yönetmenler tarafından ebedi olarak susturulmasıdır. Garip olan tarafı kalp krizi geçirmekte olan Donny’e rahatlıkla suni teneffüs ve masaj yapabilecekken çakma-Yahudi olan Walter’ın ağzındaki kan yüzünden müdahale etmemesidir. Çünkü Yahudilikte insanlar arasında kan transferi yasaktır.

    Daha ayrıntılı bakıldığında aslında filmin neredeyse bütün karakterleri “looser”lardan oluşmakta. Bu da aslında filmin neden bu kadar sevilen bir kült film olduğunun emaresi olabilir. Çağımız modern hayatının otomatik çalışan bir “kaybeden” insan fabrikasına dönüştüğü dünyamızda, insanların böyle bir filmde neden kendilerinden bir şeyler bulduğunu anlamak çok zor değil. Dünyamız, kaybedenlerin dünyası ve filmimiz de kaybedenlerin filmidir(Jackie Treehorn hariç tabi). Örnekse Jeffrey “Büyük” Lebowski ve onun “thropy wife”* karısı Bunny Lebowski kaybeden olmanın, filmin anlatımındaki absürd noktalarından birini oluşturmaktadır. Her ikisinin de ağırlıklarınca para üstünde oturdukları zannedilen fakat ağızlarının koktuğu bilinmeyen garip bir ironi.. Bu durum Lebowski ve karısını bu paraya ulaşmak için çeşitli yollara başvurmaya zorlamıştır. Para kazanmak için her türlü batağa bulaşmış olan Bunny’in düdükleyici tayfası, kadının kısa bir süre yokluğundan istifade ederek kendilerini Bunny’i kaçıran bir çete olarak lanse edip fidye istemeleri; aynı arada yüklü miktarda borçlandığı porno kralı Jackie Treehorn’un parasını talep etmesi üzerine Büyük Lebowski’nin sanal parasını realize etmeye çalışması manifestomuzun hikaye yönünün omurunu oluşturmaktadır. Olaylar bu temel anafor etrafında şekillenmektedir.
    *thropy wife:zengin, başarılı ve genellikle kendisinden çok daha yaşlı erkeklerle evlenmiş çekici genç kadınlara verilen ad. 26 yaşındayken playboy’un 89 yaşındaki sahibiyle evlenen anna nicole smith, bu tür eşin bir örneğidir.(Ekşi Sözlük)

  4. ARKASI YARIN-I
    Bir basitliği alır ve onu en güzel şekilde bir malzeme haline getirip çok güzel bir “şey” yapabilirsiniz. Bu basitlik bu haliyle vermeyi aklının ucuna bile getirmediği şeyleri yüklenmeye başladığı anda artık o basitlikten geriye bir şey kalmadığı için o güzel “şey” olma özelliğini kaybeder. Ki bana göre bu filme yapılan en büyük haksızlık başta vermek istemediği bir sürü ıvır zıvırın zorla filme yüklenmeye çalışılması.
    Buna en güzel örnek bence –bir övgü olarak-basit ve sadeliğin everesti sayılabilecek Ahmet ULUÇAY’IN Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmidir. Hiç de ilginç olmayan bir yer hiç de ilginç olmayan bir hikaye ve hiç de ilginç olmayan hayatlar…  lakin bu sadelik filme esas güzelliği katmaktadır.
     The Big Lebowski’ye gelirsek. Filmi farklı şekilde izlememe ve üzerinde bu kadar düşünmeme sebep olduğu için öncelikle kedikumu’na teşekkür etmem gerekir. Lakin film hakkında yapılan bu eleştirinin de bana göre anlamsız ve kendi içinde tutarsız olduğu -eleştirinin etkisinden kurtulunca- tabiri caizse kabak gibi ortaya çıkmakta.
    Öncelikle Dude’un olaylar geliştikten sonra The Dude haline gelmesi tamamen eleştirmenin yanılmasıdır. Çünkü Maude, Dude ile ilk karşılaşmasında ondan etkilenmiştir. Onun sanatına karşı ilgisiz ve muhtemelen etrafındaki diğer erkekler gibi cinsellikle ilgili olmaması bunu göstermektedir. Zaten Maude ile Dude arasında sevişme sonrası geçen konuşma bu birleşmenin anahtarlarını bize sunmuştur. “Ben bir eş istemiyorum. Aslına bakarsan babasının görmemin gerekeceği biri olmasını yada çocuğu kendi yetiştirmek isteyecek biri olmasını da istemiyorum.”
     

  5. ARKASI YARIN-II
                Bir diğer yanılma ise Dude ve Jackie TREEHORN ilişkisinin yanlış okunması ile ortaya çıkmaktadır. Bildiğimiz; Dude, TREEHORN tarafından evinden alındıktan sonra  Dude’un evinin harabe haline geldiğidir. Fakat eleştirmenin buna dair kayda değer bir açıklaması yoktur. Dikkate alınması gereken nokta Dude ve TREEHORN konuşurlarken kendisine gelen telefondur. Bu konuşma esnasında gelen telefon TREEHORN’UN adamlarından gelmektedir. Zira adamlar Dude’un evini aramış ve paranın onda olmadığını anlamışlardır. Aynı şekilde TREEHORN, telefonda konuşurken not tutmaktadır. Bu notta Dude’a bir mesaj vardır. Çünkü TREEHORN bilmektedir ki kendisi odadan çıktıktan sonra Dude onun ne yazdığını kontrol edecektir. Burada amiyane tabiriyle Dude’un elinde, TREEHORN’UN çizdiği resimden başka bir şey olmadığı kendisine söylenmiştir. Onun değersiz ve işe yaramaz biri olduğu anlaşılınca bayıltılarak dışarı atılmıştır.
                Filmin bu bölümünde Coen biraderlerin filmografisinin kilit taşlarından olan bir metafor kullanılmaktadır. Filmlerin büyük bir kısmında kahramanlar isteyerek yada istemeyerek para yada vb bir amacın elde edilmesi konusunda hayatlarını tamamen değiştirecek olaylar yaşarlar. Bu “Orada Olmayan Adam”da ve “İhtiyarlara Yer Yok ”da da böyledir.
    Dude, hiç yokken başını derde sokmuş ve sonrasında paranın cazibesine kapılarak gitgide olayların içerisine çekilmiştir. İşler öyle bir noktaya gelir ki Dude sonunda elde etmeyi hedeflediği hiçbir şeye sahip olamadığı gibi halısından olmuş üstüne bir de çocuk yapmıştır.Ama asıl kaybı arkadaşlarından birinin bu olaylar sırasında ölmesidir.
                Bu bölümde insanların asla sahip olamayacakları herhangi bir şey kullanılarak belki küçük hesaplar uğruna büyük şeyler kaybetmeleri çok incelikli bir şekilde işlenmektedir.

  6. ARKASI YARIN-III
                Son tahlilde film bir sadeliğin gösterişli anlatımından ibarettir. Walter; kaba milliyetçiliği temsil edebilir yada Jesus, sadece dinden nefrete etmemizi daha makul hale getirmek için yaratılmıştır. Belki de Donny karakterinde toplumsal pasiflik eleştirilmiştir. Bu tamamen sizin bakış açınızdır. Bunların hepsi filmi izledikten sonra kendinizi daha iyi hissettirdiği müddetçe bence sorun değildir. Belki bunların hepsini bir filozof edasıyla Ethan COEN’DEN daha fazla kafaya takmışsınızdır. Bu tamamen sizin fikrinizdir Ama bence bu filme bu kadar haksızlık yeter. Koltuğunuza kurulun ve sadece filmin keyfini çıkarın.
               

  7. Chapter -IV

    Kısa Kısa

    · Walter’ın mesleği konusunda pek bir ibare olmasa da, filmde tek bi kareden kendisinin özel güvenlikçi olduğunu anlıyoruz. Ahbap fidyeyi verip Bunny’i almak için nedense Walter’a haber vermiştir. Walter’ı buluşma noktasına almak için geldiğinde Walter Ahbap’ı kendi dükkanı önünde beklemektedir. Birkaç saniye süreyle karenin üst tarafındaki dükkan tabelasını görebiliyoruz. Tabelada ”Shobchak Security” yazmaktadır.

    · Her ayrıntıya dikkat eden Coen’ler, büyük ihtimalle mor rengin yüzyıllardır dini aristokrasinin rengi olduğunu biliyorlardır. Tabii mor renk de film de Jesus Quintana karakteri ile özleşmiştir. Ayrıca ABD’ye iltica etmiş Küba’lıların büyük kısmı da dini-siyasi nedenlerle sığınma talebi istemektedir.

    · Beyaz Rus: İki ölçek Kahlua, iki ölçek vodka, iki yada üç ölçek süt ve bolca buzdan oluşan yumuşakça bir kokteyl. Kahlua ise tadının çok güzel olduğu iddia edilen Meksikan kahve likörüdür. Henüz deneme fırsatım olmadı maalesef.

    · Çoğunlukla sweat-shirtlerinden tanıdığımız University of Chigaco’da bir felsefe dersinde filmin seyredilmesi ve filmle ilgili rapor yazılması zorunludur. Bugüne kadar bildiğimiz neredeyse her şeyi eleştiren filmin, bu vesileyle, aslında hiçte bazı iddialardaki gibi abartılmadığının bir başka ispatı olduğunu anlarız. Evet film basittir. Bu da en derin ve kuvvetli yanıdır aslında.

    · Dünya çapında yapılan bir ankette “The Dude” en sevilen 100 film kahramanından biri seçilmiştir.

    · Yukarıdaki fragmanda da anlaşıldığı üzere filmde 267 kere “fuck” kelimesi geçmektedir.

    · Dünyanın en iyi rock gruplarından olan Red Hot Chilli Peppers’ın, dünyadaki en iyi 2-3 basçısı arasında gösterilen yetenekli basçısı Flea, filmde nihilist grubun bir üyesini canlandırmıştır. Sanırım başka bir filmde daha oynamamıştır, bu da iyi olmuştur.

    · Filmde, Dude hiç bowling atışı yapmamıştır. Neredeyse artık hayatının anlam ve amacı haline gelmiş olmasına rağmen Ahbap’ın atış yaparken sahnelenmemesi ve buna gerek duyulmaması; Coen Biraderlerin sinema dillerinin azametini göstermektedir.

    · Dünyanın çeşitli yerlerinde her yıl düzenlenen geleneksel Lebowski festivali ilk olarak 2002 yılında Louisville, Kentucky’de kutlanmıştır. Giderek artan bir coşku ile oldukça renkli görüntülerin yaşandığı festivalin linki ise (TRT haberi gibi oldu!):

    http://www.lebowskifest.com/default.aspx

    · Ölmeden az önce Donny’in sorduğu nazi-nihilist türlüsü grubun çıkardıkları plaktaki adları Autobahn’dır. Buradaki gönderme şudur: 2. Dünya savaşından önce Hitler VolksWagen firmasını kurmuştur. Halk arabası anlamına gelen markanın bütün halka yayılmasını amaçlamıştır. Bundan sonra, bu kadar arabanın rahatça hareket edebilmesini sağlamak üzere bütün ülkeyi ağ gibi kaplayan bir otoyol sistemi kurmaya karar verir. Dünyada bir ilk olan bu gelişmiş yolun adı ise Autobahn’dır. Hitler’in buradaki amacı halkın rahatı falan değil, uzun yıllar önce kafasına koyduğu savaş esnasında tankların ve askerlerinin ülke içinde rahatça hareket edebilmelerini sağlamaktır aslında. Bunu başaran Führer,bedeli 54 milyon can olsa da, dünya kültürüne bir başka ilki daha kazandırmıştır.

    Buradan nihilist grubun aynı zamanda nazi oldukları çıkarımına çok rahatlıkla varabiliriz.

    · Walter’ın “you want a toe? i can get you a toe. by 3 o’clock this afternoon” manyaklıklarının geçtiği cafe, daha önce bir diğer efsane “American History X – Geçmişin Gölgesinde” filminin son sekansında kullanılan, Wilshire ile Fairfax üzerinde bulunan Johnie’s Diner’ın ta kendisidir.

    · Son olarak araştırarak bulabileceğiniz en saçma bilgiyi paylaşmalıyım. İnternette “Dudeism” adı altında kurulan, parayla rahiplik belgesinin verildiği, kilisesi olan bir din kurulmuş. Yani böyle bir film ancak bu kadar yolundan saptırılıp anlatmak istediği şeyden uzaklaştırılabilir. Zira (yeni) dinlere meraklı mürit yobazlar dünyasında bu durum oldukça olağan bir durumdur. Aşağıda da bu saçmalığın linkini görebilirsiniz. Zaten halihazırdaki dinlerin güneşi kapatmaları yetmezmiş gibi..

    http://dudeism.com/

    Ek: Maude Lebowski’nin, Ahbap’a Bunny Lebowski’nin eski mesleğini tanıttığı video filmde; Bunny’nin Kablo Tesisatçısı(Cable Guy!)nı içeri aldıktan sonra, duştan çıkıp yarı çıplak mevzuya dalan afet-i devran Asia Carrera’nın ta kendisidir. Bilmeyenler için söylemeliyim, Asia Carrera dünyaca ünlü ve oldukça yetenekli ve bir o kadar kapasiteli bir porno yıldızıdır.

    Kısacık yazıma son verirken, öncelikle beni gerekli gereksiz bilgilerle şişiren -ki hepsini kullandım-yerli Ahbap’ımız stalker dostuma; olayı bambaşka bir düzleme taşıyan, derin ve entellektüel arkadaşımız kedikumu‘na; yorumun her safhasına kesintisiz muhalefet eden, iş yerinde bile her söylediğime karşı çıkan, serbest radikal deseo dostuma; son olarak da bize sağladığı ve sağlayacağı teknik destek için metality dostuma teşekkürlerimi bir borç bilirim.

    - THE BIG “fucking” END -

Yorum eklemek için kullanıcı girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş