Uyarı: Bu yorumda, filmi izlememiş olanlar, filmle ilgili birkaç ayrıntı bulacaklardır. Ama hayati ayrıntılar değil..
Sinema salonuna giriyorsunuz ve kendinize bir koltuk seçiyorsunuz orta kısımdan,tam perdeyi karşılayan ve seyretmeye başlıyorsunuz. Başlangıç jeneriği size biraz “The Matrix – Matrix”in girişini anımsatıyor ama arkadaki iddialı ve sağlam müzik, 2 saat boyunca sizi bekleyen heyecan krizlerini haber verirken bu benzerliği unutuverdiğinizi anlamıyorsunuz bile..
Evet filmde ilk göze(!) çarpan müzik. Müzik oldukça başarılı işlenmiş. Tabi filmin tarzını göze alırsak bu geçerli. Aynı yargıyı eğer “Titanic-Titanik” filmine yapılmış olsaydı söyleyemezdim elbette. :D Kısaca filmin ilk artısı,anlaşıldığı üzere, izleyiciyi havaya sokmakta hemen başarılı olan müzikler..
Filmin başında, film boyunca karşımızda olacak olan iki erkek oyuncudan biri olan ve Marcus Wright adında bir idam mahkumunu canlandıran Sam Worthington ve Skynet firması adına çalışan kanser hastası, bir anlamda kendisi de ölüme mahkum bilim kadını Dr. Serena Kogan rolünde ünlü “Fight Club- Dövüş Kulübü” kızımız Helena Bonham Carter; filme birlikte hafif bir açıklama girişi yapıyorlar.
Zaten daha sonra doktorumuzu pek göremiyoruz filmde.
Bu sahneden sonra filme balıklama dalıveriyoruz. Muhteşem görsel efektler sizi kolunuzdan kaptığı gibi 2018 yılına sürüklüyor. Biz aciz kullar da bu müdahaleyi ağzımız açık zevk sarhoşluğu ile kabul etmek zorunda kalıyoruz. Bu arada yıllardır beklediğimiz mehti John Connor’ın olgun versiyonu görünüyor. Bu karakteri “El Maquinista – Makinist” filminden bu yana hayranlıkla takip ettiğim, oynadığı filmlere gotik karanlık saçan sağlam oyuncu Christian Bale canlandırıyor. Bale bu filmde döktürmüş sayılmasa da iyi performans göstermiş. Çünkü zaten film yapısı itibariyle oyunculuğun en üst seviyede icra edilebeleceği bir film değil maalesef, çok hızlı. Yine de oyunculuk; özellikle baş roller için, gayet yeterli sayılır.
Oyuncular demişken değinmeden geçemeyeceğim. Kahramanımız John Connor’un eşi Kate Conner’ı canlandıran şiir gibi kadın oyuncu Kate Connor; duygusal pilot rolünde nükleer bomba Moon Bloodgood ile ilgili bikaç şey söylemek gerekirse, söyleyelim. Zira bu iki oyuncu o kadar güzel ve çekiciler ki ister istemez insan bikaç şey yazmak zorunda kalıyor. Aslında söylemek istediğim tam da bu konuda; bu kadar güzel ve yakışıklı oyuncuların bir araya rastlantı(!) eseri gelmeleri çok garip duruyor. İnsana şu soruyu sorduruyor: Nicel zenginliğin bu kadar yüksek olduğu günümüz dünyasındaki günümüz filmlerinde olan herbiri Sahil Güvenlik dizisinden fırlamış gibi duran oyuncuları hadi anladık diyelim.Ee peki gelecekteki kıtlık zamanlarında bile mi, bu kadar güzel kadın, kahramanlarımızın peşini bırakmayacak? Bu rastlantılar canımı sıkıyor bazen ve bu durum filmde bir yapaylık hissi uyandırıyor..
Filmin konusuna gelince, bilindiği üzere Skynet yapay zekayı ürettikten sonra, yapay zeka nankörce davranarak onu üretenleri yok etmiş; sonra tüm insanlığa yönelip Kıyamet Günü projesini hayata geçirmiştir. O günden sonra hayatta kalanlar Direniş kuvvetlerini oluşturarak savaşmaya başlamıştır. John Connor ise bu hareketin lideridir. Seçilmiş kişidir. Skynet, işleri geliştirerek Kendi şehirlerini kurmuş ve neden olduğunu halen çözemediğimiz bir nedenden dolayı insanların bir kısmını öldürmeden onları merkeze götürmektedir. Merkeze götürülenler arasında; Connor’ın kendi eliyle geçmişe göndererek annnesini korumakla görevlendirdiği ve bu sırada annesiyle ilişkiye girerek Connor’ın babası olduğu Kyle Reese karakterini canlandıran Anton Yelchin de vardır. Evet, bu garip paradoksu “The Terminator – Terminatör” den beri anlayamadım gitti.Yani bir kişinin, kendi babasını kendisini yapmaya göndermesi için öncelikle kendisinin var olması gerekmekte.. Kocaman bir hata. Maalesef efsanevi “Terminatör” serisinin tümü böyle garip bir mantık üzerine kuruludur.
Bunun dışında da , fragmanı incelediyseniz yada filmi seyrettiyseniz, filmin işlenişindeki bazı vurguların oldukça tanıdık olduğunu farketmişsinizdir. Örneğin Spielberg’ün hayal kırıklığı yaratan, başrolunu Tom Cruise’ın oynadığı “War Of The Worlds- Dünyalar Savaşı” filmi. O filmde zamanın bilinmeyen dönemlerinde dünyada yeraltında konumlandırılmış uzaylı tripodların uzaylıların akınıyla canlanıp insan avına başlamalarını seyretmiştik. Bu tripodlar insanları öldürüyorlar, bir kısmını da kendilerini besleyen bitkiler için sıvılaştırarak besine dönüştürmek için topluyorlardı. Bu filmde de, fragmanda gördüğünüz üzere bu işlevi yapan kocaman terminatörler bulunmakta. Hem insanları yok etmekte, hem de bilinmeyen bir nedenle yok etmediklerini toplayıp merkeze götürmekte.. Yani bu makinalar aslında hem ‘Terminator’ hem de ‘Collector’. Bunlara kısaca ‘Ter-Col’ deniyormuş.. :D
Bir diğer benzer filmde “Matrix: Revolutions- Matrix 3″ tür.Aslında bunda da şaşıracak çok şey yok. Zira Terminatör’ün zaten Matrix ve benzeri filmlerin atası olduğunu düşündüğümüzde aralarındaki benzerliği anlamış oluruz. Ee ne de olsa aralarında kan bağı var. Bu benzerlik birkaç sebepten kaynaklanıyor; biri Skynet’in merkez şehri ve Matrix’in merkez şehrinin olması. Meselenin nihayete ulaşması için kahramanlarımızın her iki filmde de bu şehirlere gitmek zorunda olmaları. Her iki seride de ana kahramanımıza meseleyi çözecek negatif kahramanın yardımcı olması. Negatif diyorum, çünkü bu kahramalanlar bir fotoğraf filmi gibi negatifler, yani ana kahramanın tam zıttılar. Ak- kara, gece-gündüz, iyi-kötü gibi bir ilişki var aralarında. Bu noktada Matrix 3′ün bu filmden etkilendiğinii söyleyemem. Çünkü o film çok önce çıkmıştı. Bu yüzden Terminatör , Matrix’e benzemektedir bu konuda. Ama konunun bütününde Terminatör’ün çığır yaratan öncülüğü göze çarpıyor.
Filmde en sevdiğin anlatımlardan biri ise filmde çekilmiş olan Post-Apokaliptik sahnelerin azameti. Los Angeles şehrinin ‘Judgement Day (Kıyamet Günü)’ den sonraki hali ve burada geçen sahneler çok başarılı. Efektler insanı büyülüyor. Çok sevdiğim Post-Apokaliptik filmlere sevinçle bir yenisini daha ekliyorum. Aslında bu terim filme de tam oturuyor çünkü Latince Apocalips kıyamet demek. Post-Apokaliptik ise kıyamet sonrası demek. Filmde bu his iliklerinize kadar giriyor.
Sonuç: Uzun süredir sinemada şöyle ağız tadıyla sağlam bir aksiyon, bilim- kurgu seyretmedim diyorsanız mutlaka seyredin. Ama uyarmalıyım ki film bana göre çok iyi olsa da bir kült olmadığının farkındayım. İzlerken anlayacağınız koca boşlukları, olayları çekip çevirmek için yapılan yapay kaba bağlantıları ve oldukça zayıf felsefesi ve veremediği mesajı hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu hatalar olmasa film direkt olarak küçük kardeşi “Terminatör 2: Judgement Day – Terminatör2: Mahşer Günü” filminin yanına yerleşebilirdi. Olsun, yine de “Terminator 3: Rise of the Machines – Terminatör 3: Makinelerin Yükselişi” filminin bizi düşürdüğü korkunç mide bulantısından az da olsa kurtarmış bir film olduğu için seyredilmeye değer.
Bir de soru: Acaba filmde Arnold Schwarzenegger oynuyor mudur sizce?
İyi seyirler..
15 Haziran 2009 - 18:35
Uyarı: Bu yorumda, filmi izlememiş olanlar, filmle ilgili birkaç ayrıntı bulacaklardır. Ama hayati ayrıntılar değil..
Sinema salonuna giriyorsunuz ve kendinize bir koltuk seçiyorsunuz orta kısımdan,tam perdeyi karşılayan ve seyretmeye başlıyorsunuz. Başlangıç jeneriği size biraz “The Matrix – Matrix”in girişini anımsatıyor ama arkadaki iddialı ve sağlam müzik, 2 saat boyunca sizi bekleyen heyecan krizlerini haber verirken bu benzerliği unutuverdiğinizi anlamıyorsunuz bile..
Evet filmde ilk göze(!) çarpan müzik. Müzik oldukça başarılı işlenmiş. Tabi filmin tarzını göze alırsak bu geçerli. Aynı yargıyı eğer “Titanic-Titanik” filmine yapılmış olsaydı söyleyemezdim elbette. :D Kısaca filmin ilk artısı,anlaşıldığı üzere, izleyiciyi havaya sokmakta hemen başarılı olan müzikler..
Filmin başında, film boyunca karşımızda olacak olan iki erkek oyuncudan biri olan ve Marcus Wright adında bir idam mahkumunu canlandıran Sam Worthington ve Skynet firması adına çalışan kanser hastası, bir anlamda kendisi de ölüme mahkum bilim kadını Dr. Serena Kogan rolünde ünlü “Fight Club- Dövüş Kulübü” kızımız Helena Bonham Carter; filme birlikte hafif bir açıklama girişi yapıyorlar.
Zaten daha sonra doktorumuzu pek göremiyoruz filmde.
Bu sahneden sonra filme balıklama dalıveriyoruz. Muhteşem görsel efektler sizi kolunuzdan kaptığı gibi 2018 yılına sürüklüyor. Biz aciz kullar da bu müdahaleyi ağzımız açık zevk sarhoşluğu ile kabul etmek zorunda kalıyoruz. Bu arada yıllardır beklediğimiz mehti John Connor’ın olgun versiyonu görünüyor. Bu karakteri “El Maquinista – Makinist” filminden bu yana hayranlıkla takip ettiğim, oynadığı filmlere gotik karanlık saçan sağlam oyuncu Christian Bale canlandırıyor. Bale bu filmde döktürmüş sayılmasa da iyi performans göstermiş. Çünkü zaten film yapısı itibariyle oyunculuğun en üst seviyede icra edilebeleceği bir film değil maalesef, çok hızlı. Yine de oyunculuk; özellikle baş roller için, gayet yeterli sayılır.
Oyuncular demişken değinmeden geçemeyeceğim. Kahramanımız John Connor’un eşi Kate Conner’ı canlandıran şiir gibi kadın oyuncu Kate Connor; duygusal pilot rolünde nükleer bomba Moon Bloodgood ile ilgili bikaç şey söylemek gerekirse, söyleyelim. Zira bu iki oyuncu o kadar güzel ve çekiciler ki ister istemez insan bikaç şey yazmak zorunda kalıyor. Aslında söylemek istediğim tam da bu konuda; bu kadar güzel ve yakışıklı oyuncuların bir araya rastlantı(!) eseri gelmeleri çok garip duruyor. İnsana şu soruyu sorduruyor: Nicel zenginliğin bu kadar yüksek olduğu günümüz dünyasındaki günümüz filmlerinde olan herbiri Sahil Güvenlik dizisinden fırlamış gibi duran oyuncuları hadi anladık diyelim.Ee peki gelecekteki kıtlık zamanlarında bile mi, bu kadar güzel kadın, kahramanlarımızın peşini bırakmayacak? Bu rastlantılar canımı sıkıyor bazen ve bu durum filmde bir yapaylık hissi uyandırıyor..
Filmin konusuna gelince, bilindiği üzere Skynet yapay zekayı ürettikten sonra, yapay zeka nankörce davranarak onu üretenleri yok etmiş; sonra tüm insanlığa yönelip Kıyamet Günü projesini hayata geçirmiştir. O günden sonra hayatta kalanlar Direniş kuvvetlerini oluşturarak savaşmaya başlamıştır. John Connor ise bu hareketin lideridir. Seçilmiş kişidir. Skynet, işleri geliştirerek Kendi şehirlerini kurmuş ve neden olduğunu halen çözemediğimiz bir nedenden dolayı insanların bir kısmını öldürmeden onları merkeze götürmektedir. Merkeze götürülenler arasında; Connor’ın kendi eliyle geçmişe göndererek annnesini korumakla görevlendirdiği ve bu sırada annesiyle ilişkiye girerek Connor’ın babası olduğu Kyle Reese karakterini canlandıran Anton Yelchin de vardır. Evet, bu garip paradoksu “The Terminator – Terminatör” den beri anlayamadım gitti.Yani bir kişinin, kendi babasını kendisini yapmaya göndermesi için öncelikle kendisinin var olması gerekmekte.. Kocaman bir hata. Maalesef efsanevi “Terminatör” serisinin tümü böyle garip bir mantık üzerine kuruludur.
Bunun dışında da , fragmanı incelediyseniz yada filmi seyrettiyseniz, filmin işlenişindeki bazı vurguların oldukça tanıdık olduğunu farketmişsinizdir. Örneğin Spielberg’ün hayal kırıklığı yaratan, başrolunu Tom Cruise’ın oynadığı “War Of The Worlds- Dünyalar Savaşı” filmi. O filmde zamanın bilinmeyen dönemlerinde dünyada yeraltında konumlandırılmış uzaylı tripodların uzaylıların akınıyla canlanıp insan avına başlamalarını seyretmiştik. Bu tripodlar insanları öldürüyorlar, bir kısmını da kendilerini besleyen bitkiler için sıvılaştırarak besine dönüştürmek için topluyorlardı. Bu filmde de, fragmanda gördüğünüz üzere bu işlevi yapan kocaman terminatörler bulunmakta. Hem insanları yok etmekte, hem de bilinmeyen bir nedenle yok etmediklerini toplayıp merkeze götürmekte.. Yani bu makinalar aslında hem ‘Terminator’ hem de ‘Collector’. Bunlara kısaca ‘Ter-Col’ deniyormuş.. :D
Bir diğer benzer filmde “Matrix: Revolutions- Matrix 3″ tür.Aslında bunda da şaşıracak çok şey yok. Zira Terminatör’ün zaten Matrix ve benzeri filmlerin atası olduğunu düşündüğümüzde aralarındaki benzerliği anlamış oluruz. Ee ne de olsa aralarında kan bağı var. Bu benzerlik birkaç sebepten kaynaklanıyor; biri Skynet’in merkez şehri ve Matrix’in merkez şehrinin olması. Meselenin nihayete ulaşması için kahramanlarımızın her iki filmde de bu şehirlere gitmek zorunda olmaları. Her iki seride de ana kahramanımıza meseleyi çözecek negatif kahramanın yardımcı olması. Negatif diyorum, çünkü bu kahramalanlar bir fotoğraf filmi gibi negatifler, yani ana kahramanın tam zıttılar. Ak- kara, gece-gündüz, iyi-kötü gibi bir ilişki var aralarında. Bu noktada Matrix 3′ün bu filmden etkilendiğinii söyleyemem. Çünkü o film çok önce çıkmıştı. Bu yüzden Terminatör , Matrix’e benzemektedir bu konuda. Ama konunun bütününde Terminatör’ün çığır yaratan öncülüğü göze çarpıyor.
Filmde en sevdiğin anlatımlardan biri ise filmde çekilmiş olan Post-Apokaliptik sahnelerin azameti. Los Angeles şehrinin ‘Judgement Day (Kıyamet Günü)’ den sonraki hali ve burada geçen sahneler çok başarılı. Efektler insanı büyülüyor. Çok sevdiğim Post-Apokaliptik filmlere sevinçle bir yenisini daha ekliyorum. Aslında bu terim filme de tam oturuyor çünkü Latince Apocalips kıyamet demek. Post-Apokaliptik ise kıyamet sonrası demek. Filmde bu his iliklerinize kadar giriyor.
Sonuç: Uzun süredir sinemada şöyle ağız tadıyla sağlam bir aksiyon, bilim- kurgu seyretmedim diyorsanız mutlaka seyredin. Ama uyarmalıyım ki film bana göre çok iyi olsa da bir kült olmadığının farkındayım. İzlerken anlayacağınız koca boşlukları, olayları çekip çevirmek için yapılan yapay kaba bağlantıları ve oldukça zayıf felsefesi ve veremediği mesajı hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu hatalar olmasa film direkt olarak küçük kardeşi “Terminatör 2: Judgement Day – Terminatör2: Mahşer Günü” filminin yanına yerleşebilirdi. Olsun, yine de “Terminator 3: Rise of the Machines – Terminatör 3: Makinelerin Yükselişi” filminin bizi düşürdüğü korkunç mide bulantısından az da olsa kurtarmış bir film olduğu için seyredilmeye değer.
Bir de soru: Acaba filmde Arnold Schwarzenegger oynuyor mudur sizce?
İyi seyirler..