Film yapmak icin illa diyaloglara, aciklamalara ihtiyac yoktur. Hatta basyapit yapmak icin bile. Iste Pink Floyd elemanlarinin Bob Geldof’u esas adam (Pink) olarak oynattiklari, Alan Parker tarafindan yonetilen Drama/Animasyon/Muzikal turlerinin sentezi yapimin bana anlattigi, kavrattirdigi en temel sey buydu. Pink Floyd’un essiz muzikleriyle huzunlu bir modern dunya masali izlemek isterseniz, kacirmamaniz gerekli.
Pink Floyd The Wall filmini anlatmaya başlamak öyle zorlayıcı ki. Ya aynı anda bir sürü şey geliyor aklınıza ve karar veremiyorsunuz ya da korkunç bir hiçlik başlamanızı engelliyor.
Pink Floyd eserlerinin insanda bıraktığı iz:
Yoğunluktan Gelen Hiçlik. Ya da tam tersi.
DUVARLAR!!
İnsanoğlunun asla vazgeçemediği kaçış kapısı.
Daha doğumdan önce annemizin karnı etrafımızı bir duvar gibi örer ve tekme atarak kaçmaya çalışıyor gibi görünsek de aslında tüm hayatımız boyunca tekrar o duvarların arasında olmayı hayal ederiz. Hayatımız bir duvar içinde başladığı için geriye kalan hayatımızda duvarlarımız olmadan kendimizi güvende hissetmeyiz pek. Doğumdan sonra dünyaya karşı güçsüz olduğumuz için bizi koruyan yine annemiz olur. İleride yıkmakta çok zorlanacağımız öyle bir duvar oluşturur ki kollarıyla, yıkmaya çalıştıkça anne karnındaki duvara daha çok yaklaşırız. Ve artık annemiz öyle bir miras bırakmıştır ki bize hayatımız boyunca durmadan duvarlar oluştururuz kendimize. Babalarımız bu duvarları yıkmamızdaki en büyük yardımcımızdır. Fakat eğer henüz kendi kendimize karar veremeyecek kadar genç bir yaştaysak ve babamızı kaybetmişsek işte bu noktada duvarların uzunluğu sonsuzluğu bulabilir, yüksekliği güneşi engelleyebilir. Bu durumda duvarları yıkmamıza yardım edecek birine sığınmak isteriz fakat sonuç genellikle daha kötüdür ve şanslıysak en azından aynı kalır.
Ve sonra duvarların boyu hiç durmadan artmaya başlar. Çaresizce duvarın arkasında durup yıkmaya çalışırız ama öfke ve korkumuz duvarın boyunu daha büyütür. Öte yanda birileri olup olmadığını veya bize yardım edip edemeyeceğini öğrenmek isteriz ama farkında olmadığımız şey şudur:
O durumda biz bile kendimize yardım edemez haldeyizdir.
Sonra o duvarların arasında yalancı bir gerçekçilik oluşmaya başlar. Duvarı yıkamayacağımızı anlayınca ya yokmuş gibi davranmaya çalışır kendimizi kandırırız ya da o duvarların arasından kaçma ümidimiz biter ve mahkum hayatı yaşarız. Böylece kendimizi kandırabilmek için güçlü olduğumuzu hatta en güçlü olduğumuzu düşünür dünyayı – ki bu dünya aslında sadece duvarların arasında ki dir – yönettiğimizi sanarız. Bu durumda gerçek sandığımız sanal dünyamıza faşizmi yaşatmaktan çekinmeyiz. Zamanla bu duruma daha da alışıp gerçek dünyadan iyice koparız. Duvarsız sandığımız zamanlarımıza ait izlerimiz içimizi çizerek kaybolur gider. Fakat onların bizimle yüzleşmeye tekrar döneceğini tahmin edemeyiz. Artık kendimizi duvarsız yaşıyormuş gibi hissetmeye başladıktan sonra o duvara öyle yüksek bir hızla çarparız ki ve bu bizde öyle bir travma yaratır ki duvarı yıkmaktan başka çaremiz kalmaz.
Sonra hayatımızda içimizi çizip geçen her şey ile yüzleşmeler başlar. Duvarımıza bir tuğla daha ekleyen her şeyle yüzleşiriz. Ve bu yüzleşmenin biteceğine dair umutlarımız tükenmeye başlayınca hayatımız boyunca oluşan duvar beraberinde gerçek hayatımızın büyük bir bölümüne zarar verecek şekilde öyle bir yıkılır ki bu saatten sonra tek hissettiğimiz duvarsız bir dünya hayalidir. Bunu başarabilmemiz ya duvarlara olan nefretimizin büyüklüğü ya da duygularımızın hissizliğine bağlıdır.
Ve biz duvarımızın yıkıldığını hissettiğimiz sırada etrafa bir göz atınca yıkılan duvarımızdan tuğlalar alıp kendi duvarlarına ya da başkalarının duvarlarına ekleyenleri görürüz. İşte bunu hissetmek birgün tekrardan bir duvarın arasında kalacağımız korkusunu kanımıza işler ve şu cümle durmadan kulağımızda yankılanır.
“All in all you’re just another brick in the wall”
yani
“Hepiniz duvardaki bir tuğladan fazlası değilsiniz”.
Az önce metalitynin The Wall (Duvar) film eleştirisini okudum. Sonuç kısmında yazdığı “Hepin(m)iz duvardaki bir tuğladan fazlası değilsiniz.” sözü içinde yaşanılan toplumun ve sistemin toplu bilinç altının ortaya koyduğu bir sonuç olarak çıkmaktadır karşımıza…
The Wall,insanın kendini kim, nasıl ve nerede hissetmesini,kendi benliğini oluştururken kimlerin etkisi olduğunu,bazen aile, bazen sevgili, bazen eğitim, bazen düşünceler ama en nihayetinde benliğin oluşumuna etki eden unsurlar yani duvarlar olduğunu hatırlatıyor bize…Zaten filmdeki efektleri görünce şunu diyorsunuz:Aslında hayatımızada yok ediciler çok…Bunlar farklı sembollerde hayatımızdalar…Elbette duvarlar hayatımızda olacaktır. Ancak bu duvarların bireyin yaşamındaki engeller olmasından çok bunların aşılıp yeni yaşantılara giden yollar olması gerekir.Filmin kahramanı da (yani yaşamdaki biz) hep duvarları sorguluyor.Ve neden böyle oluyor diye soruyor bize…Birey bir topluma ya da topluluğa aitlik duygusu oluşturmalı…Eğer oluşan duvarlar sert katı ve yüksek olusa aitlik duygusu hiçlik duygusuna döner…Bu toplumu ayrıştırır.Toplumun ayrışması bireyin yalnızlaşmasıdır…Postmodern denilen şeye geliriz ki sonra durmadan kendimizi arar dururuz…Bu en nihayetinde toplumun kendini aramasına neden olur…
Film olağanüstü…Seçilen semboller çok gerçekçi…Hele eğitim sistemine yapılan eleştiri beni mest etmiştir…İçimizde büyüttüğümüz savaşın bizi başka savaşlara sürüklediğini çok harika ortaya koymuş…Aşk üzerine ve gerekliliğine değinmek gerekir mi?Zaten vazgeçilmez…Sevgisizlik ve ilgisizlik hiçliktir, ölümdür düşüncesi filmde de doğrulanıyor aslında…
Gerçekten de bu film üzerine ne yazarsanız yazın eksik kalır…Çünkü herşeye el sürmüş gerçekten elini taşın altına koymuş bir film…
Ve DUVARSIZ BİR DÜNYA MÜMKÜN MÜ?
Kesinlikle düşük bir olasılık…Ancak duvarların daha esnek yapılmasında kocaman bir fayda var…O zaman duvardaki tuğla olan bizler daha üretken oluruz…
02 Mart 2009 - 17:33
Film yapmak icin illa diyaloglara, aciklamalara ihtiyac yoktur. Hatta basyapit yapmak icin bile. Iste Pink Floyd elemanlarinin Bob Geldof’u esas adam (Pink) olarak oynattiklari, Alan Parker tarafindan yonetilen Drama/Animasyon/Muzikal turlerinin sentezi yapimin bana anlattigi, kavrattirdigi en temel sey buydu. Pink Floyd’un essiz muzikleriyle huzunlu bir modern dunya masali izlemek isterseniz, kacirmamaniz gerekli.
03 Mart 2009 - 03:30
Pink Floyd The Wall filmini anlatmaya başlamak öyle zorlayıcı ki. Ya aynı anda bir sürü şey geliyor aklınıza ve karar veremiyorsunuz ya da korkunç bir hiçlik başlamanızı engelliyor.
Pink Floyd eserlerinin insanda bıraktığı iz:
Yoğunluktan Gelen Hiçlik. Ya da tam tersi.
DUVARLAR!!
İnsanoğlunun asla vazgeçemediği kaçış kapısı.
Daha doğumdan önce annemizin karnı etrafımızı bir duvar gibi örer ve tekme atarak kaçmaya çalışıyor gibi görünsek de aslında tüm hayatımız boyunca tekrar o duvarların arasında olmayı hayal ederiz. Hayatımız bir duvar içinde başladığı için geriye kalan hayatımızda duvarlarımız olmadan kendimizi güvende hissetmeyiz pek. Doğumdan sonra dünyaya karşı güçsüz olduğumuz için bizi koruyan yine annemiz olur. İleride yıkmakta çok zorlanacağımız öyle bir duvar oluşturur ki kollarıyla, yıkmaya çalıştıkça anne karnındaki duvara daha çok yaklaşırız. Ve artık annemiz öyle bir miras bırakmıştır ki bize hayatımız boyunca durmadan duvarlar oluştururuz kendimize. Babalarımız bu duvarları yıkmamızdaki en büyük yardımcımızdır. Fakat eğer henüz kendi kendimize karar veremeyecek kadar genç bir yaştaysak ve babamızı kaybetmişsek işte bu noktada duvarların uzunluğu sonsuzluğu bulabilir, yüksekliği güneşi engelleyebilir. Bu durumda duvarları yıkmamıza yardım edecek birine sığınmak isteriz fakat sonuç genellikle daha kötüdür ve şanslıysak en azından aynı kalır.
Ve sonra duvarların boyu hiç durmadan artmaya başlar. Çaresizce duvarın arkasında durup yıkmaya çalışırız ama öfke ve korkumuz duvarın boyunu daha büyütür. Öte yanda birileri olup olmadığını veya bize yardım edip edemeyeceğini öğrenmek isteriz ama farkında olmadığımız şey şudur:
O durumda biz bile kendimize yardım edemez haldeyizdir.
Sonra o duvarların arasında yalancı bir gerçekçilik oluşmaya başlar. Duvarı yıkamayacağımızı anlayınca ya yokmuş gibi davranmaya çalışır kendimizi kandırırız ya da o duvarların arasından kaçma ümidimiz biter ve mahkum hayatı yaşarız. Böylece kendimizi kandırabilmek için güçlü olduğumuzu hatta en güçlü olduğumuzu düşünür dünyayı – ki bu dünya aslında sadece duvarların arasında ki dir – yönettiğimizi sanarız. Bu durumda gerçek sandığımız sanal dünyamıza faşizmi yaşatmaktan çekinmeyiz. Zamanla bu duruma daha da alışıp gerçek dünyadan iyice koparız. Duvarsız sandığımız zamanlarımıza ait izlerimiz içimizi çizerek kaybolur gider. Fakat onların bizimle yüzleşmeye tekrar döneceğini tahmin edemeyiz. Artık kendimizi duvarsız yaşıyormuş gibi hissetmeye başladıktan sonra o duvara öyle yüksek bir hızla çarparız ki ve bu bizde öyle bir travma yaratır ki duvarı yıkmaktan başka çaremiz kalmaz.
Sonra hayatımızda içimizi çizip geçen her şey ile yüzleşmeler başlar. Duvarımıza bir tuğla daha ekleyen her şeyle yüzleşiriz. Ve bu yüzleşmenin biteceğine dair umutlarımız tükenmeye başlayınca hayatımız boyunca oluşan duvar beraberinde gerçek hayatımızın büyük bir bölümüne zarar verecek şekilde öyle bir yıkılır ki bu saatten sonra tek hissettiğimiz duvarsız bir dünya hayalidir. Bunu başarabilmemiz ya duvarlara olan nefretimizin büyüklüğü ya da duygularımızın hissizliğine bağlıdır.
Ve biz duvarımızın yıkıldığını hissettiğimiz sırada etrafa bir göz atınca yıkılan duvarımızdan tuğlalar alıp kendi duvarlarına ya da başkalarının duvarlarına ekleyenleri görürüz. İşte bunu hissetmek birgün tekrardan bir duvarın arasında kalacağımız korkusunu kanımıza işler ve şu cümle durmadan kulağımızda yankılanır.
“All in all you’re just another brick in the wall”
yani
“Hepiniz duvardaki bir tuğladan fazlası değilsiniz”.
DUVARSIZ BİR DÜNYA MÜMKÜN.(MÜ?)
04 Mart 2009 - 13:08
Az önce metalitynin The Wall (Duvar) film eleştirisini okudum. Sonuç kısmında yazdığı “Hepin(m)iz duvardaki bir tuğladan fazlası değilsiniz.” sözü içinde yaşanılan toplumun ve sistemin toplu bilinç altının ortaya koyduğu bir sonuç olarak çıkmaktadır karşımıza…
The Wall,insanın kendini kim, nasıl ve nerede hissetmesini,kendi benliğini oluştururken kimlerin etkisi olduğunu,bazen aile, bazen sevgili, bazen eğitim, bazen düşünceler ama en nihayetinde benliğin oluşumuna etki eden unsurlar yani duvarlar olduğunu hatırlatıyor bize…Zaten filmdeki efektleri görünce şunu diyorsunuz:Aslında hayatımızada yok ediciler çok…Bunlar farklı sembollerde hayatımızdalar…Elbette duvarlar hayatımızda olacaktır. Ancak bu duvarların bireyin yaşamındaki engeller olmasından çok bunların aşılıp yeni yaşantılara giden yollar olması gerekir.Filmin kahramanı da (yani yaşamdaki biz) hep duvarları sorguluyor.Ve neden böyle oluyor diye soruyor bize…Birey bir topluma ya da topluluğa aitlik duygusu oluşturmalı…Eğer oluşan duvarlar sert katı ve yüksek olusa aitlik duygusu hiçlik duygusuna döner…Bu toplumu ayrıştırır.Toplumun ayrışması bireyin yalnızlaşmasıdır…Postmodern denilen şeye geliriz ki sonra durmadan kendimizi arar dururuz…Bu en nihayetinde toplumun kendini aramasına neden olur…
Film olağanüstü…Seçilen semboller çok gerçekçi…Hele eğitim sistemine yapılan eleştiri beni mest etmiştir…İçimizde büyüttüğümüz savaşın bizi başka savaşlara sürüklediğini çok harika ortaya koymuş…Aşk üzerine ve gerekliliğine değinmek gerekir mi?Zaten vazgeçilmez…Sevgisizlik ve ilgisizlik hiçliktir, ölümdür düşüncesi filmde de doğrulanıyor aslında…
Gerçekten de bu film üzerine ne yazarsanız yazın eksik kalır…Çünkü herşeye el sürmüş gerçekten elini taşın altına koymuş bir film…
Ve DUVARSIZ BİR DÜNYA MÜMKÜN MÜ?
Kesinlikle düşük bir olasılık…Ancak duvarların daha esnek yapılmasında kocaman bir fayda var…O zaman duvardaki tuğla olan bizler daha üretken oluruz…