I Am Legend – Ben Efsaneyim

l_480249_65e909bf

I Am Legend – Ben Efsaneyim için 2 yorum

  1. Bilim kurgu tarzı için sıradan bir hikaye olmasına rağmen dünyada yapayalnız yaşamanın nasıl bir şey olacağını oldukça güzel vurgulamış. Bomboş sokaklar, terkedilmiş koca bir şehir..başrol oyuncusu ve yeteneği ile ona rakip olabilecek bir köpek..bence izlemeye değer.

  2. “Adım Robert Neville.
    New York City’de hayatta kalıp
    yaşayan birisiyim.
    Tüm AM frekanslarından yayın yapıyorum.
    Her gün öğlen vakti
    gökyüzünde güneş en tepedeyken…
    …Güney Caddesi İskelesi’nde olacağım.
    Oradaysanız… Yaşayan birileri varsa…
    …yiyecek, barınak,…
    …ve güvenlik ihtiyaçlarınızı sağlayabilirim.
    Orada birisi varsa bilsin ki…
    …yalnız…
    …değilsiniz.”
  3. Bu ses, Amerikan ordusunda çalışmış olan ve yaşanılan global epidemik salgın sonucu hayatta kalan bir bilim adamının sesi. Her gün aynı saatte New York Brooklyn Köprüsünün altındaki Güney Caddesi İskelesi’ne gelip mesajını tekrarlar ve mesajını alıp gelen biri var mı diye kontrol eder. Bu iş artık hayatta kalma içgüdüsünün Neville’e verdiği, kendi türünü koruma baskısını aşmıştır; Neville’in -kandisi farkında olmasa da- en büyük sorunudur bu: geceleri yaratıkların cirit attığı New York’un Manhattan adasında yegane arkadaşı olan köpeği Samantha ile 3 yıldır insan yüzü görmemiştir. Artık en belirgin duygu Neville’in damarlarını zorlamaktadır : YALNIZLIK..

    Manhattan adasında, sahip olduğu bağışıklığı sayesinde canlı kalan tek ademoğlu olan Neville, boş apartmanlara girip toplayıcılık yaparak, kendi ektiği tarladaki ürünleri toplayarak ve köpeği Sam ile birlikte fırsat geçtiğinde avlanarak hayatını sürdürmektedir. Üç yıl önce yani 2009 yılında Dr.Krippin adlı bir bilim kadını (Emma Thompson) kanseri yenmek için kızamık virüsünün genetiğini değiştirdiğinde ve bunda başarılı olup kanseri yendiğinde, yaptığı bu işlemin insan ırkının sonunu getireceğini elbette bilemezdi. Zira, sonradan hak ederek aldığı ismiyle Krippin virüsü, hava yoluyla bulaşmanın yolunu bulmuş ve başta Yarbay Neville’ın da dediği gibi “sıfır noktası” olan Manhattan’da yayılmaya başlamıştır..

    2012 de ise New York –muhtemelen dünyanın geri kalanı gibi- terkedilmiş, yalnız, tüyleri diken diken eden bir sessizliğe boğulmuş durumda. Yönetmen Francis Lawrence, şehrin bu halini o kadar ustaca işlemiş ki filmin hissettirdiği kıyametsi duyguyu yeniden hissedebilmek için filmin o kısımlarını tekrar takrar seyretmek zorunda kaldım(!). Sokaklarda terkedilmiş arabalar, tozlu billboardlar, bakımsızlıktan yıkılmış dökülmüş işyerleri, tabelalar ve hatta caddelerdeki asfaltı çatlatıp yeryüzüne fışkıran bitkiler… Özellikle çeşitli kontrol noktalarında ve kazalarda oluşmuş sıkışıklığı çözecek zaman bile bulamadan insanların yok olduğunu hissetmenin insanın kanını dondurduğunu belirtmeliyim. Post-Apokaliptik türün, özellikle son dönem İngiliz sinemasındaki oldukça başarılı örnekleri olan “28 Days Later – 28 Gün Sonra”, “Reign Of Fire – Ateş Krallığı”; yeni dönemde ciddi başarı göstermiş olan “[Rec]”, “Quarantine – Karantina” gibi filmlerden sonra yorumumuza mevzu bahis olan filmimizin ciddi Hollywood desteği sayesinde kıyamet sonrası sahnelerini oldukça başarılı işlemiş olduğunu belirtmeliyim. Bunu da büyük oranda oskar ödüllü görüntü yönetmeni Andrew Lesnie’ye borçlu.

    Robert Neville gündelik koşuşturmacası içinde hala kendine zaman ayırabilmekte ve alışverişe gidebilmektedir. Neville’in sinema ve müzik sevdası, kendini her fırsat bulduğunda kendi videocusunda alışveriş yaparken bulmasına neden olmaktadır. Burada “kendi videocusu”ndan kastımız kullanmaya alışık olduğumuz tabiri değildir. Neville, bütün müşterilerini ve çalışanlarını cansız mankenlerden oluşturduğu, her sabah bu insanlarla yarım saat konuştuğu ve hatta kadın müşterilerden birine uzun süredir açılmayı düşündüğü bu videocunun fiili sahibidir. Dvdsini seçerken her zamanki gibi liseli çocuk edasıyla kadına utangaç bakışlar fırlatır; her zamanki gibi onunla konuşmayı sonraki bir güne ertelerken bu durumu Samantha’ yla tartışır ve her zamanki gibi aldığı dvd nin parasını öderken kasiyerle muhabbete girişir. Neville tamamen delirmemek için, delilliğin sınırlarındaki bu tehlikeli yolculuklarına her zaman çıkmaktadır. Bazen de gerçek dünyanın yolunu bulamama pahasına…

    Geleceğin Morgan Freeman yada Samuel L. Jackson olma adayı Will Smith, her seyrettiğim yeni filminde hayranlıkla fark ettiğim gibi bu filmde de kendini yine aşmış, yine usta işi bir oyunculuk çıkarmıştır. Uzun yıllardır akıllarda concon filmlerin popcorn kahramanı ünvanından; derin, içli ve etkileyici bir üstada doğru emin adımlarla yol almaktadır Smith. Filmde ayrıca üstün bir oyunculuk çıkaran bir oyuncu daha var ki değinmeden geçemem. Neville’in köpeği Samantha rolündeki Alman Çoban köpeği (Alman Kurdu) Abbey… filmin çoğu yerinde o kadar doğal ve zekice bir iş çıkarmış ki bazı sahnelerde az kala Sam’in de bişeyler söylemesini bekliyorsunuz. O kadar ki, filmde Smith dışında herkesten –özellikle sonradan dahil olan ve acınacak halde ynayan bayan dan- katlarca daha iyi oynadığını söyleyebilirim. Zaten bence bu filmin 2. başrolüdür kendileri. Ve sanırım en sevdiğim oyuncular listemi güncellemem gerekecek.

    Peki bu filmin hiç mi eksi tarafı yok? Maalesef var. Filmin bana göre kült sayılabilecek Post-Apokaliptik sahneleri ve ustaca işlenmiş psikoloji ve gerilim ögelerinden sonra film bambaşka bir eksene giriyor. Filmdeki korku yönünü oluşturan yaratık sahnelerinin ve bu konunun işlenişinin acizliği, filmin sonunun başına göre yerlerde sürünüyor oluşu bu filmin “efsane” olamamasının nedenleridir. Konunun senaryoda işleniş tarzı, rahatlıkla bu türdeki filmler arasındaki en kötü olanlarından biri olarak nitelenebilir. Yaratık efektleri basit bir sabaha karşı tv filminden fırlamış, filmin sonuna da son ana kadar karar verilememiş gibi duruyor. Üstüne alternatif bir sonu daha olan filmin, benim seyrettiğim versiyonu yani alternatif sonu piyasadaki sondan da beterdi. Normal sonu batmış, alternatifi ise resmen sürünmekte..

    Filmin müziklerine gelirsek; filmde hoş bir tema müziği kullanılmıştır. Buna ilave olarak filmde Neville’ e iflah olmaz bir Bob Marley hayranlığı atfedilmiş ve bu sayede filmin 3-4 yerinde Marley’in muhteşem şarkılarını işlemişlerdir. Ayrıca filmde Marley ile ilgili, filmin standartlarına göre bayağı uzun bir diyalog bile bulunmaktadır. Müzik başarılıdır.

    Sonuç olarak; eğer bu uzun ve sıkıcı yorumdan sonra halen bu filmi seyretmeyi düşünen birileri varsa bilsin ki bu film türündeki muhteşem örneklerden biri olasına rağmen çok ciddi sorunları da içinde barındıran bir eserdir. İnternette İngilizce olarak okuduğum ve değinmeden geçemeyeceğim bir yorumda bana göre kötürüm bir güzellik kraliçesini andıran bu film için çok yerinde bir tespitte bulunulmuştu: a missed opportunity…

Bir Cevap Yazın