Into The Wild – Özgürlük Yolu
Yıl: 2007 Tür: Biyografi,Dram,Macera,Psikolojik Drama
Yönetmen: Sean Penn
Senaryo: Sean Penn , Jon Krakauer
Yapımcı: David Blocker , Frank Hildebrand , John J. Kelly
Müzik: Michael Brook , Kaki King , Eddie Vedder
Ülke: Amerika
Süre: 148 dk.
Bilgilenmek için:

Indirmek için:


Bu filmi izleyeceklerim listesine EKLE.Film Etiketleri: 2007, Brian H. Dierker, Catherine Keener, Emile Hirsch, Hal Holbrook, Jena Malone, Jim Gallien, Kristen Stewart, Marcia Gay Harden, Sean Penn, Vince Vaughn, William Hurt

(3 oy, 9,00/10, oyladınız)



Herkese göre ‘acı’ kavramını kişiselleştiren,herkesin içinde planladığı ‘doğum gününü’ herkese yaşatan,görüntüde yabanın materyalist hiçliği,özde ise tapınağa kapanmayı,her şeyden arınıp kişiye ait ‘mutluluğu(!)’ paylaşmayı öğretileyen sıradışı külte yönelik şaheser…
Öğretilerini aslında tartışmayı planladığım eleştirimde Sean PENN’e değinmeden geçemeyeceğim. Yönetmenlik deneyimi açısından zirve yaptığı ve kimilerine göre (bana göre de) altından kalkamayacağı ve sonuca bakacak olursak fazlasıyla şaşırtıcı bulunan filmdir,Into The Wild…Filmi izledikten sonra şunu rahatlıkla diyebilirim ki;Sean PENN fazlasıyla filmin hakkını vermiştir ve sanırım yıldızlı yönetmenler listesindeki yerini almıştır…
Christopher McCandless’ın gerçek hayat hikayesinin anlatıldığı Jon Krakauer’ın romanından uyarlama senaryosu ve psikolojik bir inceleme olmasına rağmen dinamik yapısıyla izleyeni zorlamayan, kimi sahneleri görsel şölen tadında olan sıradışı biyografi-uyarlama filmdir. Özellikle Eddie Vedder’ın müzikleri ile dinamizm ve kimi sahnelerde anlam kazanan filmin flash-back’leri ise izleyicinin yorulmaması ve belli noktaların izleyiciye aktarılması için gayet başarılı olmuştur.
Genel olarak bakıldığında herşeyi ile bir Sean PENN filmi olan ‘İnto The Wild’ sinemaseverden olumlu dönütler(geri bildirimler) almıştır.
It’s a mistery to me
we have a greed
with which we have agreed
You think you have to want
more than you need
until you have it all you won’t be free
society, you’re a crazy breed
I hope you’re not lonely without me
When you want more than you have
you think you need
and when you think more than you want
your thoughts begin to bleed
I think I need to find a bigger place
‘cos when you have more than you think
you need more space
society, you’re a crazy breed
I hope you’re not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you’re not lonely without me
there’s those thinking more or less less is more
but if less is more how you’re keeping score?
Means for every point you make
your level drops
kinda like its starting from the top
you can’t do that…
society, you’re a crazy breed
I hope you’re not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you’re not lonely without me
society, have mercy on me
I hope you’re not angry if I disagree
society, crazy and deep
I hope you’re not lonely without me
her an kulaklarımda…
STALKER’ın anısına…
Mutluluk, birey olma, kendi ayaklari üstüne durma, gerçek özgürlük ve en onemlisi de “society”, yani toplum kavramları hakkında beynimizi kurcalayan sorulara kendince bir yorum getirmiştir fimin yonetmeni olan usta aktör, toy yonetmen Sean Penn. Film, birçoğumuzun aklından zaman zaman gecen “vurayım kendımı dağlara taşlara, kaçıp kurtulayım bu sehir curcunasından” temasını gerçek bir hayat kesitinden alıntılayarak yola çıkıyor. Sinematografi ve görüntü yönetmenliği açısından vasat, sorguladığı değerler ve izlenebilirlik ve tabii ki müzikleri açısından gayet güzel bir film.
“mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir.”
Filmi tesadüfen bir sinema kanalında izledim.Yönetmenin Sean PENN olması çekti önce dikkatimi.Yoksa filmle ilgili açık söylemek gerekirse herhangi bir bilgiye sahip değildim önceden.Sıkıcı bir pazarı ezmekti tüm niyetim.Filme de o gayriciddilikle başlamış oldum.Velhasıl kelam film ilerledikçe benim de filmle ilgili ilk dakikalardaki düşüncelerim değişmeye başladı yavaş yavaş.Film sizi avucunuz içine alıyor ve sımsıkı sıkıyor.Bitinceye kadar da bir yere bırakmıyor.Filmin kahramanıyla özdeşleşiyorsunuz adeta onunla beraber dağa çıkıyorsunuz, geyik vuruyor, nehirde yüzüyorsunuz.Ülke ülke, şehir şehir dolaşıyorsunuz.Alaska’ya gitme hayalleri kuruyorsunuz.Siz filmin başrol oyuncusu oluyorsunuz.Sean PENN’in kafasında böyle bir hedef var mıydı bilmiyorum; ancak ben böyle bir bu duyguya kapıldım filmi izlerken.Kahramınımız, hepimizin dönem dönem -başımı alıp gidicem bu diyardan.Dağlara taşlara vurcam kendimi.” diyipte yapmaya cesaret edemediğimizi yapıyor.Biz de asla kalkışamadığımız bir yolculuğun sonrasında neler olup biteceğini izliyoruz merakla, heyecanla.Hüzünle finaliyle de yüzünüzde tatlı bir tebessümle kala kalıp, vedalaşıyorsunuz Chris McCandless ile.
Sean PENN’in yönetmenliğini genel olarak sevdim.Ancak filmi chapter’lara bölmesi ve onları isimlendirerek bize sunması bence cok gereksiz olmuş.Bu seyircisinin zekasına güvenmediği izlenimini uyandırdı bende.Oyunculuklar gayet iyi.Ne zayıf ne de fazla abartılı.İnsan, her ne olursa olsun sevincini de paylaşacak birilerini arar ve her nereye gitse gittiği yer dağ taş da olsa, orda bir düzen kurup o kurulu düzene göre yaşamanın özlemini çeker.
son olarak:
“mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir.”