<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss
version="2.0"
xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
> <channel><title>Sade ve Kaliteli Film Elestirileri için yorumlar</title> <atom:link href="http://filmelestir.com/comments/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" /><link>http://filmelestir.com</link> <description>Film Eleştir - Her Film Eleştirilmeyi Hak Eder</description> <lastBuildDate>Wed, 28 Dec 2011 01:06:07 +0000</lastBuildDate> <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod> <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency> <generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator> <xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" /> <item><title>Askin Ikinci Yarisi &#8211; Aşkın İkinci Yarısı yazısına black tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/askin-ikinci-yarisi-askin-ikinci-yarisi/#comment-383</link> <dc:creator>black</dc:creator> <pubDate>Wed, 28 Dec 2011 01:06:07 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=13571#comment-383</guid> <description>film öylesine sade ve sessiz anlatılarak çekilmiş ki bazen daha iyisi nasıl olabilirdi diye sormak zor olsa gerek...filmin sahneleri kimi izleyiciye donuk ve fazlasıyla ağır gelebilir ki bazı sahnelerde bende böyle düşünüyorum fakat netice de bir dram filmi olması açısından da filmin bu yönü pek de eksiklik sayılmamalıdır.Mehmet Aslantuğ hissedilen ve yaşanan duyguyu tam anlamıyla filmine vermiştir. Bu yönüyle çok beğendiğimi ve duygu yoğunluğu bakımından da başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Fakat Mehmet Aslantuğ&#039;dan beklemediğim şu ki bu gibi duyguların artık günümüzde fazlaca yaşandığını ve hatta bu duygular üzerinden çokca film yazılıp çekilmesi yeni birşey değil. Bu yüzdendir ki filmin senarist ve yönetmeni olan Mehmet Aslantuğ&#039;dan daha yeni konu üzerine yazılmış bir film beklediğimi söyleyebilirim.Filmdeki oyuncuların böylesine ağır bir dram filminin hakkını verdiklerini düşünüyorum. Böylesine güzel oyuncu kadrosu olması filmi çok daha gerçekçi kılmış ki filmi izleyenler yada izleyecek olanlar için ağır giden böylesine bi filme bağlamayı başarmışlardır.Film yavaş ve ağır yazılıp çekilmesine karşın izleyiciye hissettirdiği duygu açısından güzel ve anlamı yoğun bir film olmuştur.</description> <content:encoded><![CDATA[<p>film öylesine sade ve sessiz anlatılarak çekilmiş ki bazen daha iyisi nasıl olabilirdi diye sormak zor olsa gerek&#8230;</p><p>filmin sahneleri kimi izleyiciye donuk ve fazlasıyla ağır gelebilir ki bazı sahnelerde bende böyle düşünüyorum fakat netice de bir dram filmi olması açısından da filmin bu yönü pek de eksiklik sayılmamalıdır.</p><p>Mehmet Aslantuğ hissedilen ve yaşanan duyguyu tam anlamıyla filmine vermiştir. Bu yönüyle çok beğendiğimi ve duygu yoğunluğu bakımından da başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Fakat Mehmet Aslantuğ&#8217;dan beklemediğim şu ki bu gibi duyguların artık günümüzde fazlaca yaşandığını ve hatta bu duygular üzerinden çokca film yazılıp çekilmesi yeni birşey değil. Bu yüzdendir ki filmin senarist ve yönetmeni olan Mehmet Aslantuğ&#8217;dan daha yeni konu üzerine yazılmış bir film beklediğimi söyleyebilirim.</p><p>Filmdeki oyuncuların böylesine ağır bir dram filminin hakkını verdiklerini düşünüyorum. Böylesine güzel oyuncu kadrosu olması filmi çok daha gerçekçi kılmış ki filmi izleyenler yada izleyecek olanlar için ağır giden böylesine bi filme bağlamayı başarmışlardır.</p><p>Film yavaş ve ağır yazılıp çekilmesine karşın izleyiciye hissettirdiği duygu açısından güzel ve anlamı yoğun bir film olmuştur.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>Köseyi dönen Adam &#8211; Köşeyi Dönen Adam yazısına deseo tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/koseyi-donen-adam-kotheyi-donen-adam/#comment-382</link> <dc:creator>deseo</dc:creator> <pubDate>Sun, 29 May 2011 12:26:01 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/komedi/koseyi-donen-adam-kotheyi-donen-adam/#comment-382</guid> <description>Kaç defa şaşırdın, kaç defa uyutuldun, kaç defa uyandın, kaç defa uyanmak zorunda hissettin… Büyük insanların özelliğidir bu; her defasında insanları şaşırtmayı başarmak. İşte Kemal SUNAL gibi büyük bir insan bu filmde bunu başarıyor. Şahsen politik karakterinden sıyrılmış halini uzun zaman önce “şaban filmi” klişesiyle üstünkörü izlediğim bu filmi sansürsüz olarak izledikten sonra Kemal SUNAL ismi artık bende sadece “komiklik” olarak kalmayacaktır. Filmin arka planındaki isimlere baktığımızda sadece komedi olarak değerlendirilemeyecek kadar cesur bir filmle karşılaşacağımız çok açıktır. Filmin senaryosu Aziz NESİN’İN yakın dostu olan ve mizahi olarak ondan ilham alan Müjdat GEZEN’İN “Eşeğin Karnındaki Elmas” hikayesinden alınmış.
Filmin yapıldığı yetmişli yılların karmaşık havasına bakıldığında aslında böyle bir film yapmaya karar vermek büyük bir cesaret örneği. Nitekim film ancak sansürlenerek izleyiciyle buluşturulabilmiş ve bizler de yıllarca Kemal SUNAL gibi büyük bir sanatçıyı “şaban” olarak sığ esprilerle tanımak zorunda kalıyoruz. Kariyerinin zirvesindeki bir sanatçı için böyle bir film belki her şeyin sonu olabilirdi. Büyük ustanın önünde, bu cesaretinden dolayı saygıyla eğilmekten başka bir şey yapılamaz…
Film, baştan sona bir sosyo-politik eleştiri makalesi gibi karşımızda durmaktadır. Bu yönüyle çok dikkatli ve detaylı olarak tahlil edilmeyi sonuna kadar hak etmektedir. Ki ben buna cesaret bile edemem. Sadece görebildiğim ve hayranlığıma sebep olan noktaları belirtmek bile benim için yeterli olacaktır.
Filme baktığımızda topluma yapılan en büyük eleştiriler hep kahramanımız “Adem”in rüyaları –The Dude’ selam olsun- aracılığıyla yapılmaktadır. İlk başta kahramanımız sıradan bir “Adem”dir yani uyutulmuş, cahil bırakılmış, umudunu kupon biriktirmeye ve şans oyunlarına bağlamış hemen her gün sokakta binlercesi ile karşılaştığımız ve sadece birer istatistikten öteye gitmeyen bir “adem”dir. Onun haricinde filmdeki herkes -çaycı Halil dışında tabi- tek kelimeyle ahlaksızdır. Adem’in aşık olduğu Şükran, zengin ve yakışıklı oğlanlar peşindedir. Sırf onlara ulaşabilmek için Adem’den faydalanmaktan çekinmez. Şükran’ın babası Hacı ise tam bir yobazdır ve para için kızını bile Adem’in koynuna atmaktan çekinmemektedir. Aslında hacı karakteri filmde çok önemli bir eleştirinin dayanağı olmaktadır. Dışarıdan bakıldığında son derece mütedeyyin gibi görünen Hacı söz konusu para olunca bütün ahlaki ve dini değerlerini anında unutabilmektedir. Ailesini inancının gereklerine göre idare etiğini düşünen hacının evindeki an büyük Truva atı kızı Şükran’dır. Para ve zenginlik hırsını babasından miras alan Şükran, bunun üstüne foto romanlardaki hayata duyduğu özlemi de koyunca ortaya müthiş bir tezat çıkmaktadır.
Adem’in patronu ise sekreteri ile aşk yaşayan ve yine Adem’in paraları söz konusu olunca onu Adem’in koynuna sokmaktan geri kalmayan bir para babasıdır. Yani o da para için her şeyi yapabilecek olan biridir. Adem’in arkadaşları ise onun saflığından faydalanmaya çalışmaktadır. Bu öyle bir dünyadır ki Adem, hiç kimseye güvenememektedir.
Adem, rüyalarda yaşayan biridir demiştik. Gerçekten de yaşamak istediği her şey rüyalarında karşısına çıkmaktadır. Ulaşmak istediği ve asla ulaşamayacağı ne varsa rüyalardadır. Aslında burada topluma ağır bir eleştiri yatmaktadır. Boş zenginlik hayalleri, ucuz erotizm, her şeyi kısa ve zahmetsizce elde etme isteği… başka ne söylenebilir ki.
Filmin başlarında beyni uyuşturulmuş ve sıradan biri olan Adem içinde yaşadığı toplumun bu kirli yüzünü görünce tamamen değişmiş ve sisteme başkaldırmıştır. Yani kendi dışındaki herkesi tıpkı şu an yaşadığımız toplumun bize yaptığı gibi bir “yalan” ile kandırmaya başlar ve herkesten intikamını alır. İlk önce devrimcilerin evinin duvarına yazdıkları yazıyı silen Adem, artık onların yarım bıraktığı işleri de filmin sonunda yapar. Bundan şu sonuç çıkmaktadır; halkın ihtiyacı olan tek şey sadece ve sadece uyanmasıdır yada uyanmayı istemesidir…
Yetmişli yılları düşündüğümüzde, ülkemizin büyük bir ekonomik sıkıntı içinde olduğunu ve bunu sebebinin de Kıbrıs Harekatı sebebiyle ABD tarafından ülkemize uygulanan ekonomik ambargo olduğunu biliyoruz. Lakin bu, mizahi olarak nasıl anlatılır? İşte Müjdat GEZEN, bize bunun cevabını harika bir şekilde veriyor.
Adem’e ABD’deki amcasından bir miras kalır. Aslında Adem, yaşadığı gecekonduda iki parça eşyasıyla karnını bile zor doyurmaktadır. Bir de yaptığı sakarlık üzerine işten atılınca beş parasız olarak parkta sabahlamak zorunda kalır. İşte tam da burada Amerika’daki amcası imdadına yetişir. Ortada bir miras vardır ama bunun Adem’e hiçbir faydası yoktur. Çünkü Amerika’dan gele gele bir eşek gelmiştir. Ama sonradan eşeğin karnında elmas olduğu yalanını uyduran Adem herkesi kandırmayı başarır.
Adem’den başka herkesin eşeğin sıçmasını dört gözle beklemesi bizim millet olarak ambargonun kalkmasını nasıl beklediğimizi harika bir şekilde anlatmaktadır.</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Kaç defa şaşırdın, kaç defa uyutuldun, kaç defa uyandın, kaç defa uyanmak zorunda hissettin… Büyük insanların özelliğidir bu; her defasında insanları şaşırtmayı başarmak. İşte Kemal SUNAL gibi büyük bir insan bu filmde bunu başarıyor. Şahsen politik karakterinden sıyrılmış halini uzun zaman önce “şaban filmi” klişesiyle üstünkörü izlediğim bu filmi sansürsüz olarak izledikten sonra Kemal SUNAL ismi artık bende sadece “komiklik” olarak kalmayacaktır. Filmin arka planındaki isimlere baktığımızda sadece komedi olarak değerlendirilemeyecek kadar cesur bir filmle karşılaşacağımız çok açıktır. Filmin senaryosu Aziz NESİN’İN yakın dostu olan ve mizahi olarak ondan ilham alan Müjdat GEZEN’İN “Eşeğin Karnındaki Elmas” hikayesinden alınmış.<br
/> Filmin yapıldığı yetmişli yılların karmaşık havasına bakıldığında aslında böyle bir film yapmaya karar vermek büyük bir cesaret örneği. Nitekim film ancak sansürlenerek izleyiciyle buluşturulabilmiş ve bizler de yıllarca Kemal SUNAL gibi büyük bir sanatçıyı “şaban” olarak sığ esprilerle tanımak zorunda kalıyoruz. Kariyerinin zirvesindeki bir sanatçı için böyle bir film belki her şeyin sonu olabilirdi. Büyük ustanın önünde, bu cesaretinden dolayı saygıyla eğilmekten başka bir şey yapılamaz…<br
/> Film, baştan sona bir sosyo-politik eleştiri makalesi gibi karşımızda durmaktadır. Bu yönüyle çok dikkatli ve detaylı olarak tahlil edilmeyi sonuna kadar hak etmektedir. Ki ben buna cesaret bile edemem. Sadece görebildiğim ve hayranlığıma sebep olan noktaları belirtmek bile benim için yeterli olacaktır.<br
/> Filme baktığımızda topluma yapılan en büyük eleştiriler hep kahramanımız “Adem”in rüyaları –The Dude’ selam olsun- aracılığıyla yapılmaktadır. İlk başta kahramanımız sıradan bir “Adem”dir yani uyutulmuş, cahil bırakılmış, umudunu kupon biriktirmeye ve şans oyunlarına bağlamış hemen her gün sokakta binlercesi ile karşılaştığımız ve sadece birer istatistikten öteye gitmeyen bir “adem”dir. Onun haricinde filmdeki herkes -çaycı Halil dışında tabi- tek kelimeyle ahlaksızdır. Adem’in aşık olduğu Şükran, zengin ve yakışıklı oğlanlar peşindedir. Sırf onlara ulaşabilmek için Adem’den faydalanmaktan çekinmez. Şükran’ın babası Hacı ise tam bir yobazdır ve para için kızını bile Adem’in koynuna atmaktan çekinmemektedir. Aslında hacı karakteri filmde çok önemli bir eleştirinin dayanağı olmaktadır. Dışarıdan bakıldığında son derece mütedeyyin gibi görünen Hacı söz konusu para olunca bütün ahlaki ve dini değerlerini anında unutabilmektedir. Ailesini inancının gereklerine göre idare etiğini düşünen hacının evindeki an büyük Truva atı kızı Şükran’dır. Para ve zenginlik hırsını babasından miras alan Şükran, bunun üstüne foto romanlardaki hayata duyduğu özlemi de koyunca ortaya müthiş bir tezat çıkmaktadır.<br
/> Adem’in patronu ise sekreteri ile aşk yaşayan ve yine Adem’in paraları söz konusu olunca onu Adem’in koynuna sokmaktan geri kalmayan bir para babasıdır. Yani o da para için her şeyi yapabilecek olan biridir. Adem’in arkadaşları ise onun saflığından faydalanmaya çalışmaktadır. Bu öyle bir dünyadır ki Adem, hiç kimseye güvenememektedir.<br
/> Adem, rüyalarda yaşayan biridir demiştik. Gerçekten de yaşamak istediği her şey rüyalarında karşısına çıkmaktadır. Ulaşmak istediği ve asla ulaşamayacağı ne varsa rüyalardadır. Aslında burada topluma ağır bir eleştiri yatmaktadır. Boş zenginlik hayalleri, ucuz erotizm, her şeyi kısa ve zahmetsizce elde etme isteği… başka ne söylenebilir ki.<br
/> Filmin başlarında beyni uyuşturulmuş ve sıradan biri olan Adem içinde yaşadığı toplumun bu kirli yüzünü görünce tamamen değişmiş ve sisteme başkaldırmıştır. Yani kendi dışındaki herkesi tıpkı şu an yaşadığımız toplumun bize yaptığı gibi bir “yalan” ile kandırmaya başlar ve herkesten intikamını alır. İlk önce devrimcilerin evinin duvarına yazdıkları yazıyı silen Adem, artık onların yarım bıraktığı işleri de filmin sonunda yapar. Bundan şu sonuç çıkmaktadır; halkın ihtiyacı olan tek şey sadece ve sadece uyanmasıdır yada uyanmayı istemesidir…<br
/> Yetmişli yılları düşündüğümüzde, ülkemizin büyük bir ekonomik sıkıntı içinde olduğunu ve bunu sebebinin de Kıbrıs Harekatı sebebiyle ABD tarafından ülkemize uygulanan ekonomik ambargo olduğunu biliyoruz. Lakin bu, mizahi olarak nasıl anlatılır? İşte Müjdat GEZEN, bize bunun cevabını harika bir şekilde veriyor.<br
/> Adem’e ABD’deki amcasından bir miras kalır. Aslında Adem, yaşadığı gecekonduda iki parça eşyasıyla karnını bile zor doyurmaktadır. Bir de yaptığı sakarlık üzerine işten atılınca beş parasız olarak parkta sabahlamak zorunda kalır. İşte tam da burada Amerika’daki amcası imdadına yetişir. Ortada bir miras vardır ama bunun Adem’e hiçbir faydası yoktur. Çünkü Amerika’dan gele gele bir eşek gelmiştir. Ama sonradan eşeğin karnında elmas olduğu yalanını uyduran Adem herkesi kandırmayı başarır.<br
/> Adem’den başka herkesin eşeğin sıçmasını dört gözle beklemesi bizim millet olarak ambargonun kalkmasını nasıl beklediğimizi harika bir şekilde anlatmaktadır.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>District 9 &#8211; Yasak Bölge 9 yazısına immortal tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/district-9-yasak-bolge-9/#comment-381</link> <dc:creator>immortal</dc:creator> <pubDate>Sun, 01 May 2011 14:11:12 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=10757#comment-381</guid> <description>&lt;strong&gt;SIRADIŞI BİR “UZAYLI” FİLMİ&lt;/strong&gt;
Uzun zaman önce yazmam gereken bu kaliteli filmin yorumunu ne hikmetse bir türlü yazmaya başlayamadım. Aslında bu durumda olduğum oldukça fazla film var. Filmin altında ezilme korkumdandır zannedersem. Çünkü modern insanın içine girdiği çıkmazlarla dolu sorunsalları, katmanlayarak ve olabildiğince sıkı ve acımasız işlemiş olan bu şaheser; sahip olduğum sinema bilgisi ve film okuma yeteneğinin çok üstünde bir müdahale hak ediyor. Gerçekte birçok film benim gibi bir “yorumcu” dan çok daha iyisini hak ediyor.  Ama biraz kendimi tatmin edeyim biraz da zaman geçirelim diye yazalım bakıyım.Az önce de belirttiğim gibi birçok katmandan oluşan yapıt, özenli seyircinin gözünden kaçmayacak derecede rahat anlaşılabilecek mesajlar içermektedir. Peter Jackson ve  Neil Blomkamp içlerinde süregelen hümanist yaklaşımlı sosyal eleştirilerini ve bazı global sorunları ‘bu sefer’ dillendirmekte oldukça kararlıdırlar. Zira Peter Jackson biraderimizin başyapıtı “The Lord Of The Ring - Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde bırakın egemen güçlerin eleştirisini bir tarafa; Tolkien babanın bizi sürüklediği batı iyidir – doğu kötüdür ya da bazı ırklar -kitapta “türler” olarak nitelense de- doğuştan üstündür gibi şovenist akımlara yapısal bir zorunluluk dâhilinde girmek durumunda kalmıştır. Yanlış anlaşılmasın kitabı da filmi de yaratıcılarını da çok severim ama maalesef bu güzel yapıtın bu durumda olmadığı anlamına gelmemektedir. Olaya farklı bir açıdan bakıldığında da aslında yazma kısmında Jackson ’un isminin bulunmaması; sadece “iş yapacak” ya da “beğendiği” bir işe girişmiş bile olabilmesi tezini çok kuvvetlendirmektedir. Ben yine de Jackson ’un da Blomkamp ve Tatchell gibi yukarıda bahsettiğim sorunlara bir eleştiri getirmiş olduğunu umuyor ve böyle kabul ediyorum.Şimdi alışık olduğum üzere bu filmi başlıklara ayırıp bölümler halinde incelemeyi tercih edeceğim sanırım. Her ne kadar bu tip ayrıştırma konu bütünlüğü açısından çok sağlıklı olmasa da bütünlüğe zarar vermeden, başlıkları sadece konuyu belirleyen birer tema olarak kullanmaya çalışacağım.&lt;strong&gt;YALNIZLIK ÇAĞINDA POST-MODERN SOYKIRIM: ÖTEKİLEŞTİRME&lt;/strong&gt;
1982’de dünya, olağan kapitalist koşuşturmacalarla yuvarlanıp giderken; sadece küçük bir kesimin kurgu-bilim kitaplarından öteye geçmeyen inanışlarla kabul ettiği uzaylılar, bir gün aniden Johannesburg semalarına demir atmış herkesin ödünü patlatmıştır.
Süregelen uzun 3 ay boyunca demir atmış Spacecraft’ın ne hasmane ne de dostane herhangi bir girişimde bulunmaması üzerine hükümet her şeyi göze alıp gemiye girer ve gördüğü manzara karşısında çok şaşırır: yaratıklar aç, perişan ve hastalıktan dökülmüş halde, kendi yarattıkları korkularından ölesiye korkan insanoğlundan ölesiye korkarak sonlarını beklemektedirler. Gemileri bozulmuştur aslında, dünyaya sığınmak amacıyla gelmişlerdir.İşte MNU, uzaylıların bu zayıflıklarından yararlanarak uzaylılara “yardım” adı altında, onları ‘District 9’ adlı iğrenç barakalardan oluşan bir toplama kampına indireli 30 yıla yaklaşmıştır. Bu arada uzaylı teknolojisinden sonuna kadar yararlanmak için her türlü iğrençliği yapmaktadır.Bu noktada uzaylı ve bilimkurgu derisi altında saklanan en geniş ve en kuvvetli katmana rastlıyoruz: Diğerleri. Öncelikle teker teker toplumu hücre hücre oluşturan her birey kendisinden farklı olanı dışlar, aşağılar ve mümkünse onun olmamasını yeğler. Bu durum bireylerin oluşturduğu topluma da yansır. Her birey, toplumun her sınıfı ve her toplum bir ötekini, özellikle altındakini reddeder. Hatta aynı sınıfta olup farklı düşünen bireyler ve gruplar dahi bu eğilimdedir.Süreç hemen ‘öteki’ni yaftalamakla başlar. Sıra aşağılamadadır. Öteki aşağılanır. İnanmayan cehennemlik olur; farklı cinsel tercihi olan ibne; gelir seviyesi düşük olan ayaktakımı; hayatın güzel yarısı karı kısmıdır; kürdü kesin bölücüdür; alevisi mumsöndücü olur; sosyal adalet ve gelir dağılımı isteyen “gomünist”…ve bu sürer gider. Bundan sonra dışlama ve yok sayma gelir. Bu süreçte toplumun o kesimi ya da o toplum uzaklaştırılmaya çalışılır. İstekleri göz ardı edilir. Elden gelse maddi ihtiyaçlarına giden yol kesilmelidir. Zira onlar ‘mükemmel olan bizlerin’ yerini işgal etmektedirler dünyada. En iyi örnek Amerikan zencileri olmuştur. Son aşama yok etme. Nefret edilen, işe yaramayan hatta yerinizi alan yok edilmelidir. Tabi ki başta Hitler olmak üzere soykırımlar günümüze kadar yapıldı ve hala yapılmakta.
Karideslere yapılan da, henüz son aşamaya varılmamış olmasına rağmen  aynen buydu. “Karidesler (The Prawns)” onlara verilen isim. En garip ironilerden biri ise (yanlış-ironiler zaten gariptir!); kendileri de uzaylılar gibi mülteci olan fakir ve dışlanmış avam tabakası bile bu canlıların bilinçleri olan yaratıklar olduklarını kabul edememeleri idi. Filmde de dendiği gibi “Kim onların karideslere benzemediklerini iddia edebilir ki?”. Haydi itiraf edelim: hepimiz insanız!&lt;strong&gt;WIKUS VAN De MERVE &amp; FRANZ KAFKA - DÖNÜŞÜM&lt;/strong&gt;
Toplumun genelinden daha zeki olduğu her halinden belli olan anti-kahramanımız Wikus; düzenin basamaklarını tırmanmayı becermiş, kendisini her türlü pisliğe rahatlıkla sokabilen tam bir “iş adamı”, tam bir “beyaz”, hatta tam bir “evinin erkeği”, yani bir “düzen adamı” dır. Bu güne kadar yönetime kadar yükseldiği silah şirketi(MNU)nin her türlü pis işini rahatlıkla yapabilen, yaparken ara sıra derinlerinde bir yerden gelen vicdanın zayıf çığlığıyla duraksayan ama hemen “görev aşkı” ile yaptığı işe geri koyulan; kişilik zaafları her halinden belli modern zamanların başarılı(!) bir bireyidir. Yozlaşmıştır, çürümüştür.Karideslerle de ilişkisi güçlü-zayıf hiyerarşisi üzerine kurulmuştur. Kendisi dünyanın en büyük silah şirketlerinden birinin sadık bir elemanı olarak büyük insanlığın yırtıcıları arasında her ne olursa olsun yerini alıp besin zincirinin tepesine geçmeye karar vermiştir. Bunun için ne yapması gerektiği önemli değildir. Yapacaktır. Uzaylı kuzenlerine eziyet etmek de bunlara dâhil.Wikus’un hikâyesinin ilginçliği burada gizlidir. Yine bir gün District 9’da iken iğrendiği uzaylıların barakalarında onlara çeşitli bahanelerle eziyet ederken; bir kaza sonucu vücuduna bir sıvı zerk olmuştur. O saniye Wikus’un hayatı ebediyen değişmiştir.  Yalnızlık çağında, kendine bile yabancılaşmaya başlayan, kelimenin tam ve her anlamıyla metamorfoz geçiren Wikus; bir çok açıdan büyük üstat Franz Kafka’nın Dönüşüm(Değişim) adlı büyük yapıtının kahramanı Gregor Samsa’yı hatırlatmaktadır.Gregor Samsa’nın yaşadığı istem dışı fiziksel değişim ve beraberinde gelen duygusal yıkımı bizim kadar Kafka da anlamaya çalışmıştı. Kitabı okumaya başlamadan önce insandım diyorsunuz. 20 dakika önce her şey, herkes iyiydi. Ama şimdi her şey bitti ve gittiler. Keşke ölebilseydim, keşke ölebilsem. Bu ‘şey’e dönüşen benim! Ben. Senin kocan, âşık olduğun kişi. Tabi ki karısı da terk edecektir yaratığı..&lt;strong&gt;PIET SMIT &amp; PINK FLOYD - PIGS (Domuzlar); KOOBUS VENTER &amp; PINK FLOYD - DOGS (Köpekler)&lt;/strong&gt;
1977 yılında alışık oldukları üzere efsanevi müzik oluşumu Pink Floyd, dünyayı yine karıştıran bir albüm daha yayımladı: Animals.
Albüm, sevdikleri bir dostlarını kapitalizme kurban veren grup üyelerinin duyduğu derin acı üzerine yarattıkları sarsıcı bir seyirdedir. İnsanları üç ana gruba ayırırlar. Domuzlar: hükmeden kesim, para babaları, besin zincirinin en üstündeki yırtıcılar, aristokratlar. Köpekler: domuzların koydukları kanunları uygulayan kanun ve devlet adamları, burjuvalar. Koyunlar: toplumun en alt tabakası, niteliksiz, güdülen sürü, avam.Aslında albüm büyük üstat George Orwell’in “Animal Farm (Hayvan Çiftliği)” adlı eserinden etkilenerek yaratılmıştır. Ama Hayvan Çiftliği kitabı ile Animals albümü arasında temel bir fak vardır. Kendisi sağlam bir hümanist solcu olan Orwell, kitabında totaliter komünist rejimleri eleştirirken; kendileri sağlam hümanist solcu olan Pink Floyd üyeleri ise albümde kapitalizmi eleştirmişlerdir.Piet Smit, Van De Merve’nin kayın pederi olsa da; bir kızın babası gibi görünse de o bir ‘domuz’dur. MNU’nun vicdansız patronlarından olan Smit, ‘karides’ler üzerinde her türlü deneyi –sırf silah sanayi için- hiç çekinmeden hatta birazda zevkle yaptıran; “The Devil’s Advocate – Şeytanın Avukatı” filminde John Milton(Al Pacino)’un Eddie Barzoon (Jeffrey Jones) için söylediği kadar para odaklı kokuşmuş, mide bulandırıcı bir domuzdur. O kadar ki; yeri gelince öz kızının mutluluğunu da hiçe sayıp damadını da denek olarak kullanacaktır.Onun (onlar) için hayat, bilinç ya da birey önemli değildir. Önemli olan kan, para ve güçtür. Bunun önünde duran kendisi olsa dahi kendi kendini yok etmelidir birey. Bu da bir ideolojidir aslında. Bencilliğin son safhasındaki egoizmin vahşi kapitalizmle buluşması sonucu oluşan sakat ve kötürüm (aslında ölmeye mahkum) bir ideoloji. Bu düşünce sistemi eğer kendini düzeltemezse, zaman içinde önce beslendiği kaynakları ve pazarını, sonra da beslediği devasa mideli ‘domuz’ları tüketecektir.Koobus Venter için ise önemli olan şey para değildir. O sadece kendisine hedef olarak sunulanı arzular. Sorgulamaz, anlamaz, bilmez ve aslında hiçbirini de istemez. Sadece sahibinin “Saldır!” emrine itaat eder. O kadar sadıktır ki; bir süre sonra sahibinin meselesi değildir o mesele artık. Sahiplenir. Hatta sahibinin kendi kendini düşünebileceğinden bile kat kat fazla sahibini düşünür. Sadıktır. Tüm tahlilin sonunda ve eserin bize gösterdiği kadarıyla Venter tek bir şey için yaşamaktadır: çok iyi bir ‘köpek’ olmak.</description> <content:encoded><![CDATA[<p><strong>SIRADIŞI BİR “UZAYLI” FİLMİ</strong><br
/> Uzun zaman önce yazmam gereken bu kaliteli filmin yorumunu ne hikmetse bir türlü yazmaya başlayamadım. Aslında bu durumda olduğum oldukça fazla film var. Filmin altında ezilme korkumdandır zannedersem. Çünkü modern insanın içine girdiği çıkmazlarla dolu sorunsalları, katmanlayarak ve olabildiğince sıkı ve acımasız işlemiş olan bu şaheser; sahip olduğum sinema bilgisi ve film okuma yeteneğinin çok üstünde bir müdahale hak ediyor. Gerçekte birçok film benim gibi bir “yorumcu” dan çok daha iyisini hak ediyor.  Ama biraz kendimi tatmin edeyim biraz da zaman geçirelim diye yazalım bakıyım.</p><p>Az önce de belirttiğim gibi birçok katmandan oluşan yapıt, özenli seyircinin gözünden kaçmayacak derecede rahat anlaşılabilecek mesajlar içermektedir. Peter Jackson ve  Neil Blomkamp içlerinde süregelen hümanist yaklaşımlı sosyal eleştirilerini ve bazı global sorunları ‘bu sefer’ dillendirmekte oldukça kararlıdırlar. Zira Peter Jackson biraderimizin başyapıtı “The Lord Of The Ring &#8211; Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde bırakın egemen güçlerin eleştirisini bir tarafa; Tolkien babanın bizi sürüklediği batı iyidir – doğu kötüdür ya da bazı ırklar -kitapta “türler” olarak nitelense de- doğuştan üstündür gibi şovenist akımlara yapısal bir zorunluluk dâhilinde girmek durumunda kalmıştır. Yanlış anlaşılmasın kitabı da filmi de yaratıcılarını da çok severim ama maalesef bu güzel yapıtın bu durumda olmadığı anlamına gelmemektedir. Olaya farklı bir açıdan bakıldığında da aslında yazma kısmında Jackson ’un isminin bulunmaması; sadece “iş yapacak” ya da “beğendiği” bir işe girişmiş bile olabilmesi tezini çok kuvvetlendirmektedir. Ben yine de Jackson ’un da Blomkamp ve Tatchell gibi yukarıda bahsettiğim sorunlara bir eleştiri getirmiş olduğunu umuyor ve böyle kabul ediyorum.</p><p>Şimdi alışık olduğum üzere bu filmi başlıklara ayırıp bölümler halinde incelemeyi tercih edeceğim sanırım. Her ne kadar bu tip ayrıştırma konu bütünlüğü açısından çok sağlıklı olmasa da bütünlüğe zarar vermeden, başlıkları sadece konuyu belirleyen birer tema olarak kullanmaya çalışacağım.</p><p><strong>YALNIZLIK ÇAĞINDA POST-MODERN SOYKIRIM: ÖTEKİLEŞTİRME</strong><br
/> 1982’de dünya, olağan kapitalist koşuşturmacalarla yuvarlanıp giderken; sadece küçük bir kesimin kurgu-bilim kitaplarından öteye geçmeyen inanışlarla kabul ettiği uzaylılar, bir gün aniden Johannesburg semalarına demir atmış herkesin ödünü patlatmıştır.<br
/> Süregelen uzun 3 ay boyunca demir atmış Spacecraft’ın ne hasmane ne de dostane herhangi bir girişimde bulunmaması üzerine hükümet her şeyi göze alıp gemiye girer ve gördüğü manzara karşısında çok şaşırır: yaratıklar aç, perişan ve hastalıktan dökülmüş halde, kendi yarattıkları korkularından ölesiye korkan insanoğlundan ölesiye korkarak sonlarını beklemektedirler. Gemileri bozulmuştur aslında, dünyaya sığınmak amacıyla gelmişlerdir.</p><p>İşte MNU, uzaylıların bu zayıflıklarından yararlanarak uzaylılara “yardım” adı altında, onları ‘District 9’ adlı iğrenç barakalardan oluşan bir toplama kampına indireli 30 yıla yaklaşmıştır. Bu arada uzaylı teknolojisinden sonuna kadar yararlanmak için her türlü iğrençliği yapmaktadır.</p><p>Bu noktada uzaylı ve bilimkurgu derisi altında saklanan en geniş ve en kuvvetli katmana rastlıyoruz: Diğerleri. Öncelikle teker teker toplumu hücre hücre oluşturan her birey kendisinden farklı olanı dışlar, aşağılar ve mümkünse onun olmamasını yeğler. Bu durum bireylerin oluşturduğu topluma da yansır. Her birey, toplumun her sınıfı ve her toplum bir ötekini, özellikle altındakini reddeder. Hatta aynı sınıfta olup farklı düşünen bireyler ve gruplar dahi bu eğilimdedir.</p><p>Süreç hemen ‘öteki’ni yaftalamakla başlar. Sıra aşağılamadadır. Öteki aşağılanır. İnanmayan cehennemlik olur; farklı cinsel tercihi olan ibne; gelir seviyesi düşük olan ayaktakımı; hayatın güzel yarısı karı kısmıdır; kürdü kesin bölücüdür; alevisi mumsöndücü olur; sosyal adalet ve gelir dağılımı isteyen “gomünist”…ve bu sürer gider. Bundan sonra dışlama ve yok sayma gelir. Bu süreçte toplumun o kesimi ya da o toplum uzaklaştırılmaya çalışılır. İstekleri göz ardı edilir. Elden gelse maddi ihtiyaçlarına giden yol kesilmelidir. Zira onlar ‘mükemmel olan bizlerin’ yerini işgal etmektedirler dünyada. En iyi örnek Amerikan zencileri olmuştur. Son aşama yok etme. Nefret edilen, işe yaramayan hatta yerinizi alan yok edilmelidir. Tabi ki başta Hitler olmak üzere soykırımlar günümüze kadar yapıldı ve hala yapılmakta.<br
/> Karideslere yapılan da, henüz son aşamaya varılmamış olmasına rağmen  aynen buydu. “Karidesler (The Prawns)” onlara verilen isim. En garip ironilerden biri ise (yanlış-ironiler zaten gariptir!); kendileri de uzaylılar gibi mülteci olan fakir ve dışlanmış avam tabakası bile bu canlıların bilinçleri olan yaratıklar olduklarını kabul edememeleri idi. Filmde de dendiği gibi “Kim onların karideslere benzemediklerini iddia edebilir ki?”. Haydi itiraf edelim: hepimiz insanız!</p><p><strong>WIKUS VAN De MERVE &#038; FRANZ KAFKA &#8211; DÖNÜŞÜM</strong><br
/> Toplumun genelinden daha zeki olduğu her halinden belli olan anti-kahramanımız Wikus; düzenin basamaklarını tırmanmayı becermiş, kendisini her türlü pisliğe rahatlıkla sokabilen tam bir “iş adamı”, tam bir “beyaz”, hatta tam bir “evinin erkeği”, yani bir “düzen adamı” dır. Bu güne kadar yönetime kadar yükseldiği silah şirketi(MNU)nin her türlü pis işini rahatlıkla yapabilen, yaparken ara sıra derinlerinde bir yerden gelen vicdanın zayıf çığlığıyla duraksayan ama hemen “görev aşkı” ile yaptığı işe geri koyulan; kişilik zaafları her halinden belli modern zamanların başarılı(!) bir bireyidir. Yozlaşmıştır, çürümüştür.</p><p>Karideslerle de ilişkisi güçlü-zayıf hiyerarşisi üzerine kurulmuştur. Kendisi dünyanın en büyük silah şirketlerinden birinin sadık bir elemanı olarak büyük insanlığın yırtıcıları arasında her ne olursa olsun yerini alıp besin zincirinin tepesine geçmeye karar vermiştir. Bunun için ne yapması gerektiği önemli değildir. Yapacaktır. Uzaylı kuzenlerine eziyet etmek de bunlara dâhil.</p><p>Wikus’un hikâyesinin ilginçliği burada gizlidir. Yine bir gün District 9’da iken iğrendiği uzaylıların barakalarında onlara çeşitli bahanelerle eziyet ederken; bir kaza sonucu vücuduna bir sıvı zerk olmuştur. O saniye Wikus’un hayatı ebediyen değişmiştir.  Yalnızlık çağında, kendine bile yabancılaşmaya başlayan, kelimenin tam ve her anlamıyla metamorfoz geçiren Wikus; bir çok açıdan büyük üstat Franz Kafka’nın Dönüşüm(Değişim) adlı büyük yapıtının kahramanı Gregor Samsa’yı hatırlatmaktadır.</p><p>Gregor Samsa’nın yaşadığı istem dışı fiziksel değişim ve beraberinde gelen duygusal yıkımı bizim kadar Kafka da anlamaya çalışmıştı. Kitabı okumaya başlamadan önce insandım diyorsunuz. 20 dakika önce her şey, herkes iyiydi. Ama şimdi her şey bitti ve gittiler. Keşke ölebilseydim, keşke ölebilsem. Bu ‘şey’e dönüşen benim! Ben. Senin kocan, âşık olduğun kişi. Tabi ki karısı da terk edecektir yaratığı..</p><p><strong>PIET SMIT &#038; PINK FLOYD &#8211; PIGS (Domuzlar); KOOBUS VENTER &#038; PINK FLOYD &#8211; DOGS (Köpekler)</strong><br
/> 1977 yılında alışık oldukları üzere efsanevi müzik oluşumu Pink Floyd, dünyayı yine karıştıran bir albüm daha yayımladı: Animals.<br
/> Albüm, sevdikleri bir dostlarını kapitalizme kurban veren grup üyelerinin duyduğu derin acı üzerine yarattıkları sarsıcı bir seyirdedir. İnsanları üç ana gruba ayırırlar. Domuzlar: hükmeden kesim, para babaları, besin zincirinin en üstündeki yırtıcılar, aristokratlar. Köpekler: domuzların koydukları kanunları uygulayan kanun ve devlet adamları, burjuvalar. Koyunlar: toplumun en alt tabakası, niteliksiz, güdülen sürü, avam.</p><p>Aslında albüm büyük üstat George Orwell’in “Animal Farm (Hayvan Çiftliği)” adlı eserinden etkilenerek yaratılmıştır. Ama Hayvan Çiftliği kitabı ile Animals albümü arasında temel bir fak vardır. Kendisi sağlam bir hümanist solcu olan Orwell, kitabında totaliter komünist rejimleri eleştirirken; kendileri sağlam hümanist solcu olan Pink Floyd üyeleri ise albümde kapitalizmi eleştirmişlerdir.</p><p>Piet Smit, Van De Merve’nin kayın pederi olsa da; bir kızın babası gibi görünse de o bir ‘domuz’dur. MNU’nun vicdansız patronlarından olan Smit, ‘karides’ler üzerinde her türlü deneyi –sırf silah sanayi için- hiç çekinmeden hatta birazda zevkle yaptıran; “The Devil’s Advocate – Şeytanın Avukatı” filminde John Milton(Al Pacino)’un Eddie Barzoon (Jeffrey Jones) için söylediği kadar para odaklı kokuşmuş, mide bulandırıcı bir domuzdur. O kadar ki; yeri gelince öz kızının mutluluğunu da hiçe sayıp damadını da denek olarak kullanacaktır.</p><p> Onun (onlar) için hayat, bilinç ya da birey önemli değildir. Önemli olan kan, para ve güçtür. Bunun önünde duran kendisi olsa dahi kendi kendini yok etmelidir birey. Bu da bir ideolojidir aslında. Bencilliğin son safhasındaki egoizmin vahşi kapitalizmle buluşması sonucu oluşan sakat ve kötürüm (aslında ölmeye mahkum) bir ideoloji. Bu düşünce sistemi eğer kendini düzeltemezse, zaman içinde önce beslendiği kaynakları ve pazarını, sonra da beslediği devasa mideli ‘domuz’ları tüketecektir.</p><p>Koobus Venter için ise önemli olan şey para değildir. O sadece kendisine hedef olarak sunulanı arzular. Sorgulamaz, anlamaz, bilmez ve aslında hiçbirini de istemez. Sadece sahibinin “Saldır!” emrine itaat eder. O kadar sadıktır ki; bir süre sonra sahibinin meselesi değildir o mesele artık. Sahiplenir. Hatta sahibinin kendi kendini düşünebileceğinden bile kat kat fazla sahibini düşünür. Sadıktır. Tüm tahlilin sonunda ve eserin bize gösterdiği kadarıyla Venter tek bir şey için yaşamaktadır: çok iyi bir ‘köpek’ olmak.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>Grbavica &#8211; Grbavica: Esma&#8217;nın Sırrı yazısına metality tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/grbavica-grbavica-esmanyn-syrry/#comment-380</link> <dc:creator>metality</dc:creator> <pubDate>Wed, 16 Mar 2011 16:12:09 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=14761#comment-380</guid> <description>Sırpların dünyanın gözünün önünde yaptığı katliamın bütün acımasız enkazı üzerine çökmüş bir kent Grbavica. Film, hiçbir savaş görüntüsü göstermeden o enkazı ve altında ezilen hayatları ustaca gözümüze sokuyor.Esma, kızı Sara ile birlikte Grbavica&#039;da yaşayan bir anne. Her gün daha da daralan çemberde nefes almaya çalışan iki insanın gerçekçi hikayesi. Sara  babasını savaşta kaybeden bir genç kızdır. Şehit olan babasının gururuyla büyüyen ama tam da kız olamamış bir ergen. Esma kızına hiçbir şey hissettirmemek için çırpınan bir anne. Ama kızından sakladığı bir sırrı var. Kızı büyüdükçe sırrın ağırlığı da büyüyor ve çember onlar için giderek daralıyor. Eleştiriyi yazarken zorlandım çünkü filmin açılışı ve bitişi mükemmel seçilmiş. Başlangıç ve bitişteki etki izlerken edindiğim bir çok fikir ve duygumu yok etti diyebilirim.Yakın tarihteki bir katliamın bu derece samimi anlatılması çok güzel. Savaş görüntülerinin olmaması daha da etkileyici bence. Çünkü anlatılmak istenen savaşın vahşiliği değil. Asıl mücadelenin savaş bittikten ve ortalık durulduktan sonra başladığı. Birkaç gün önce Japonya&#039;da büyük bir Deprem ve Tsunami yaşandı. Tsunami görüntülerini canlı izledik neredeyse ama felaket olurken sadece izlemekle yetindi herkes. Sular çekilince de mücadele başladı. Aklıma nedense bu filmi getirdi bu. Savaş sırasında bütün dünya izledi. Çok kişi kaçtı, kaçmaya çalıştı. Savaş bitince de mücadele başladı. İşte film tam da bu noktadan sonrasını sade bir biçimde anlatmak istiyor ve bunu başarıyor.</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Sırpların dünyanın gözünün önünde yaptığı katliamın bütün acımasız enkazı üzerine çökmüş bir kent Grbavica. Film, hiçbir savaş görüntüsü göstermeden o enkazı ve altında ezilen hayatları ustaca gözümüze sokuyor.</p><p>Esma, kızı Sara ile birlikte Grbavica&#8217;da yaşayan bir anne. Her gün daha da daralan çemberde nefes almaya çalışan iki insanın gerçekçi hikayesi. Sara  babasını savaşta kaybeden bir genç kızdır. Şehit olan babasının gururuyla büyüyen ama tam da kız olamamış bir ergen. Esma kızına hiçbir şey hissettirmemek için çırpınan bir anne. Ama kızından sakladığı bir sırrı var. Kızı büyüdükçe sırrın ağırlığı da büyüyor ve çember onlar için giderek daralıyor. Eleştiriyi yazarken zorlandım çünkü filmin açılışı ve bitişi mükemmel seçilmiş. Başlangıç ve bitişteki etki izlerken edindiğim bir çok fikir ve duygumu yok etti diyebilirim.</p><p>Yakın tarihteki bir katliamın bu derece samimi anlatılması çok güzel. Savaş görüntülerinin olmaması daha da etkileyici bence. Çünkü anlatılmak istenen savaşın vahşiliği değil. Asıl mücadelenin savaş bittikten ve ortalık durulduktan sonra başladığı. Birkaç gün önce Japonya&#8217;da büyük bir Deprem ve Tsunami yaşandı. Tsunami görüntülerini canlı izledik neredeyse ama felaket olurken sadece izlemekle yetindi herkes. Sular çekilince de mücadele başladı. Aklıma nedense bu filmi getirdi bu. Savaş sırasında bütün dünya izledi. Çok kişi kaçtı, kaçmaya çalıştı. Savaş bitince de mücadele başladı. İşte film tam da bu noktadan sonrasını sade bir biçimde anlatmak istiyor ve bunu başarıyor.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>50 First Dates &#8211; 50 İlk Öpücük yazısına YalçınM tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/50-first-dates-50-ilk-opucuk/#comment-379</link> <dc:creator>YalçınM</dc:creator> <pubDate>Tue, 11 Jan 2011 02:39:13 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=1165#comment-379</guid> <description>Klasik romantik komedi filmlerinin çok dışına çıkmış bir filmdir.Bir çok yönüylede diğer benzer filmlerden ayrılması gereken bir filmdir ayrıca.Konusu kesinlikle çok orjinal ve diyalog açısındanda fena değildir.Filmde aşık bir adamın ne kadar inatçı ve sadık olabildiğini göstermesi nedeniyle halen daha yazarın oğlak burcu ile bir bağlantısı olabileceğini düşünüyorum.</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Klasik romantik komedi filmlerinin çok dışına çıkmış bir filmdir.Bir çok yönüylede diğer benzer filmlerden ayrılması gereken bir filmdir ayrıca.</p><p>Konusu kesinlikle çok orjinal ve diyalog açısındanda fena değildir.</p><p>Filmde aşık bir adamın ne kadar inatçı ve sadık olabildiğini göstermesi nedeniyle halen daha yazarın oğlak burcu ile bir bağlantısı olabileceğini düşünüyorum.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>300 &#8211; 300 Spartalı yazısına YalçınM tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/300-spartali/#comment-378</link> <dc:creator>YalçınM</dc:creator> <pubDate>Tue, 11 Jan 2011 02:23:18 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=9058#comment-378</guid> <description>Hikayesi nedeniyle izlemek istemediğim bir film olsada sıkıntıdan izleyipte beğendiğim bir filmdir.Tarihi genel olarak kitaplardan okumayı sevdiğim için tarihi filmler bana hep uzak gelmiştir.Tarihe karşı çıkılamaz veya yanlış anlatılamaz.Ne ise odur.Fazla sorgulamadan izleyince çok etkileyici bir film olduğunu anlıyorsunuz.Ama sorgulamaya başlarsanızda işin içinden çıkamazsınız.Çünkü her yaşanmış olay kendi zamanı içerisinde yaşanmış bir olaydır ve tarih yaprakları yılları , asırları devirdikçe dünya düzeni bile değişerek o zamanlarda yaşanmış olan olaylara farklı bir gözle bakmamızı sağlayabilir.Fakat bu filmin konusunun yaşandığı zamanlarda hiç bir ülke veya hiç bir halk o kadarda masum değildi.Bu nedenle 300 Spartalı&#039;yı izlerken kendinizi o dönemdeymiş gibi düşünün.Taraf seçmek ise size kalmış.</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Hikayesi nedeniyle izlemek istemediğim bir film olsada sıkıntıdan izleyipte beğendiğim bir filmdir.Tarihi genel olarak kitaplardan okumayı sevdiğim için tarihi filmler bana hep uzak gelmiştir.</p><p>Tarihe karşı çıkılamaz veya yanlış anlatılamaz.Ne ise odur.Fazla sorgulamadan izleyince çok etkileyici bir film olduğunu anlıyorsunuz.Ama sorgulamaya başlarsanızda işin içinden çıkamazsınız.Çünkü her yaşanmış olay kendi zamanı içerisinde yaşanmış bir olaydır ve tarih yaprakları yılları , asırları devirdikçe dünya düzeni bile değişerek o zamanlarda yaşanmış olan olaylara farklı bir gözle bakmamızı sağlayabilir.Fakat bu filmin konusunun yaşandığı zamanlarda hiç bir ülke veya hiç bir halk o kadarda masum değildi.</p><p>Bu nedenle 300 Spartalı&#8217;yı izlerken kendinizi o dönemdeymiş gibi düşünün.Taraf seçmek ise size kalmış.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>17 Again &#8211; 17 Yeniden yazısına YalçınM tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/17-again-17-yeniden/#comment-377</link> <dc:creator>YalçınM</dc:creator> <pubDate>Tue, 11 Jan 2011 02:00:52 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=9568#comment-377</guid> <description>Gün içerisinde çok yorulduysanız veya kafanızı rahatlatacak bir film arıyorsanız tam aradığınız budur.Filmin genel konusuna fazla takılmayın.Sadece oturun ve yanına kahve kola cips vs. film yanında yenilip içilebilecek ne var ne yoksa doldurun ve izleyin.Bazen keşke dediğiniz anlar bile olabilir.Filmi izleyince niye bunu söylediğimi anlarsınız.</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Gün içerisinde çok yorulduysanız veya kafanızı rahatlatacak bir film arıyorsanız tam aradığınız budur.</p><p>Filmin genel konusuna fazla takılmayın.Sadece oturun ve yanına kahve kola cips vs. film yanında yenilip içilebilecek ne var ne yoksa doldurun ve izleyin.</p><p>Bazen keşke dediğiniz anlar bile olabilir.Filmi izleyince niye bunu söylediğimi anlarsınız.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>Avatar yazısına YalçınM tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/avatar/#comment-376</link> <dc:creator>YalçınM</dc:creator> <pubDate>Tue, 11 Jan 2011 01:51:53 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=4165#comment-376</guid> <description>Filmi izlemeye gittiğimizde verdikleri gözlükler vs. derken çok ilginç bir deneyim yaşayacağımızı tahmin ediyorduk.Fakat filmin ortalarında arkadaşımın gözlüğü çıkartıp gülerek &quot;3 boyutlu şirinler izliyoruz gibi&quot; yorumundan sonra film hakkındaki genel yorumumum ne olucağını kafamda tasarlamıştım bile.Gerçektende filmi izlerken bir şeylerin eksik olduğunu düşünmeye başlamıştım.Diyaloglar çok klişeydi.Görsel açıdan iyiydi belki ama yinede daha fazlasını bekliyordum.Hem görsellik hemde dolgun bir hikayesi olsaydı Avatar şu anda bir çok klasikleşmiş film ile karşılaştırılıyor olurdu.Yinede filmin konusunun kötü olduğunu vurgulamak istemem fakat filmde bazı eksik noktalar vardı sanki.Bilim kurgu türü filmlerin hayranıysanız ve bir çok klasik bilim kurgu serilerini izlemiş iseniz Avatar&#039;ın içerisindeki dünya sizi çokta hayran bırakmaz.Bu nedenle filmde bir diyalog eksikliği ve klişeleri hissedebilirsiniz.Yinede kesinlikle sonuna kadar arkanıza yaslanıp keyifle izleyeceğiniz bir filmdir Avatar.</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Filmi izlemeye gittiğimizde verdikleri gözlükler vs. derken çok ilginç bir deneyim yaşayacağımızı tahmin ediyorduk.Fakat filmin ortalarında arkadaşımın gözlüğü çıkartıp gülerek &#8220;3 boyutlu şirinler izliyoruz gibi&#8221; yorumundan sonra film hakkındaki genel yorumumum ne olucağını kafamda tasarlamıştım bile.</p><p>Gerçektende filmi izlerken bir şeylerin eksik olduğunu düşünmeye başlamıştım.Diyaloglar çok klişeydi.Görsel açıdan iyiydi belki ama yinede daha fazlasını bekliyordum.Hem görsellik hemde dolgun bir hikayesi olsaydı Avatar şu anda bir çok klasikleşmiş film ile karşılaştırılıyor olurdu.Yinede filmin konusunun kötü olduğunu vurgulamak istemem fakat filmde bazı eksik noktalar vardı sanki.</p><p>Bilim kurgu türü filmlerin hayranıysanız ve bir çok klasik bilim kurgu serilerini izlemiş iseniz Avatar&#8217;ın içerisindeki dünya sizi çokta hayran bırakmaz.Bu nedenle filmde bir diyalog eksikliği ve klişeleri hissedebilirsiniz.</p><p>Yinede kesinlikle sonuna kadar arkanıza yaslanıp keyifle izleyeceğiniz bir filmdir Avatar.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>Babel &#8211; Babil yazısına metality tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/babel-babil/#comment-375</link> <dc:creator>metality</dc:creator> <pubDate>Tue, 14 Dec 2010 16:29:04 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=29#comment-375</guid> <description>&lt;p&gt;Film İletişimsizlik teması üzerine kurulu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://tr.wikipedia.org/wiki/Babil_Kulesi&quot; target=&quot;_blank&quot; rel=&quot;nofollow&quot;&gt;Babil Kulesi Efsanesinde&lt;/a&gt;, Tanrı insanların arasındaki iletişimi yok etmek için insanların farklı dillerde konuşmasını sağlamıştır. Böylece insanlar birbirini anlayamayacak ve karmaşa hüküm sürecektir. İnarritu filminde bundan doğan iletişimsizliği enfes bir anlatımla sunmuştur. Dillerin farklı olması kültürlerin farklı olmasını, kültürlerin farklı olması dünyaya bakış açısını değiştirdiği için iletişimsizlik dünyanın farklı noktalarında farklı etkiler yaratıyor. Ve bu noktada yönetmen hayatın kelebek etkisini ortaya koyacak zincirleme olaylar dizisi ile dünyanın herhangi bir noktasındaki bir olayın nasıl da kaosa dönüşebileceğini hünerli bir biçimde gösteriyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;İnarritu&#039;nun tesadüfleri algılama biçimi pek çok insanın algılamasından farklı. kaosta bile bir düzen olduğunu olağanüstü bir şekilde anlatabiliyor. Babel&#039;den önceki iki filmi &lt;a href=&quot;../amores-perros-paramparca-asklar-ve-kopekler/&quot; target=&quot;_blank&quot; rel=&quot;nofollow&quot;&gt;Amores Perros&lt;/a&gt; ve &lt;a href=&quot;../21-grams-21-gram/&quot; target=&quot;_blank&quot; rel=&quot;nofollow&quot;&gt;21 Gram&lt;/a&gt;&#039;da benzer bir örgü ile anlattığı hikayelere bir de iletişimsizlik teması eklenince ortaya benim başyapıt diye niteleyebileceğim bir film çıkmıştır.&lt;/p&gt;</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Film İletişimsizlik teması üzerine kurulu.</p><p><a
href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Babil_Kulesi" target="_blank" rel="nofollow">Babil Kulesi Efsanesinde</a>, Tanrı insanların arasındaki iletişimi yok etmek için insanların farklı dillerde konuşmasını sağlamıştır. Böylece insanlar birbirini anlayamayacak ve karmaşa hüküm sürecektir. İnarritu filminde bundan doğan iletişimsizliği enfes bir anlatımla sunmuştur. Dillerin farklı olması kültürlerin farklı olmasını, kültürlerin farklı olması dünyaya bakış açısını değiştirdiği için iletişimsizlik dünyanın farklı noktalarında farklı etkiler yaratıyor. Ve bu noktada yönetmen hayatın kelebek etkisini ortaya koyacak zincirleme olaylar dizisi ile dünyanın herhangi bir noktasındaki bir olayın nasıl da kaosa dönüşebileceğini hünerli bir biçimde gösteriyor.</p><p>İnarritu&#8217;nun tesadüfleri algılama biçimi pek çok insanın algılamasından farklı. kaosta bile bir düzen olduğunu olağanüstü bir şekilde anlatabiliyor. Babel&#8217;den önceki iki filmi <a
href="../amores-perros-paramparca-asklar-ve-kopekler/" target="_blank" rel="nofollow">Amores Perros</a> ve <a
href="../21-grams-21-gram/" target="_blank" rel="nofollow">21 Gram</a>&#8216;da benzer bir örgü ile anlattığı hikayelere bir de iletişimsizlik teması eklenince ortaya benim başyapıt diye niteleyebileceğim bir film çıkmıştır.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>Garage Olimpo &#8211; Olimpo Garajı yazısına metality tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/garage-olimpo-olimpo-garaji/#comment-374</link> <dc:creator>metality</dc:creator> <pubDate>Tue, 14 Dec 2010 13:47:15 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=1089#comment-374</guid> <description>&lt;p&gt;Olimpo Garajı, Arjantin&#039;deki cunta rejimini sarsıcı bir biçimde anlatan bir filmdir. Amerika&#039;nın sürekli arka bahçesi olarak gördüğü Güney Amerika Kıtasında yarattığı başrollerden birini tanımanız için bu filmi izlemeniz gerektiğine inanıyorum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Cunta, legalize edilmiş terör yaratmak için Emperyalist ülkelerin yarattığı rejimlerin başında geliyor. Ve asıl vurucu olan bu rejimin Türkiye&#039;de de yaşanmış olması. Filmi izlerken olayları kendi ülkenizle örtüştürüyorsunuz ve bu filmin etkisini arttırıyor. Yönetmen ayrıca övgüyü hak ediyor. Zira film realist ve etkileyici. Ajitasyon&#039;dan nemalanmamış.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Türkiye&#039;de de son yıllarda cunta rejimi ile hesaplaşan filmler çekiliyor. Henüz izlediklerim arasında Olimpo Garajı ile aynı etkiyi yaratan bir film olmadı ama yine de bu filmlerin hepsi bir değerdir benim için.&lt;/p&gt;</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Olimpo Garajı, Arjantin&#8217;deki cunta rejimini sarsıcı bir biçimde anlatan bir filmdir. Amerika&#8217;nın sürekli arka bahçesi olarak gördüğü Güney Amerika Kıtasında yarattığı başrollerden birini tanımanız için bu filmi izlemeniz gerektiğine inanıyorum.</p><p>Cunta, legalize edilmiş terör yaratmak için Emperyalist ülkelerin yarattığı rejimlerin başında geliyor. Ve asıl vurucu olan bu rejimin Türkiye&#8217;de de yaşanmış olması. Filmi izlerken olayları kendi ülkenizle örtüştürüyorsunuz ve bu filmin etkisini arttırıyor. Yönetmen ayrıca övgüyü hak ediyor. Zira film realist ve etkileyici. Ajitasyon&#8217;dan nemalanmamış.</p><p>Türkiye&#8217;de de son yıllarda cunta rejimi ile hesaplaşan filmler çekiliyor. Henüz izlediklerim arasında Olimpo Garajı ile aynı etkiyi yaratan bir film olmadı ama yine de bu filmlerin hepsi bir değerdir benim için.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>Black yazısına persephone tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/black/#comment-373</link> <dc:creator>persephone</dc:creator> <pubDate>Wed, 27 Oct 2010 16:36:25 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=323#comment-373</guid> <description>Michelle gibi duyu eksikliği ile dünyaya gelmiş insanların normal insanlardan en önemli farkı,sıkışıp kaldığı dünyanın sınırlarını biliyor olmasıdır. Normal insanlar sıkışıp kaldığı bu  dünyanın sınırlarını bilmez: öğrenilmiş sosyal güdü &#039;sınır&#039; kelimesinin içini boşaltmıştır.
Gordon Childe şöyle der,&#039;sözcükler salt uylaşımsal(conventional) simelerdir, yani anlamları, onları kullanan toplumun üyeleri arasında bir tür üstü örtülü anlaşma ile yapay olarak iliştirilmiştir.&#039;
Bu durumda normal insanın beyninde beliren imge yaşadığı toplumun kullandığı sesi karşılar , o bu imgeyi beş duyu organı ile algılar ve ezberler hiç bir zaman daha fazlasını düşünmez. Ama  duyuları eksik bir insan imgeye çok fazla anlam ve görev yükleyebilir.
Antropologlara göre akıl yürütme,maddi bir sınama ve yanılma sürecine başvurmaksızın sorunları çözme yeteneğidir.Ve  bu yetenek zamanla araştırma, keşfetme ve icat yeteneklerini köreltir.Akıl yürütme sosyal egonun en temel taşlarından biri olduğu için dolayısıyla akıl yürütme ve sosyal egoya çok fazla maruz kalmayan kusurlu bireyin imge dünyasının ne kadar çok zenginleşebileceğini düşünsenize.
Sırf conventional ilk insanlarda gelişmediği için  yaratıcı zeka icatlarda sınır tanımıyordu.Ve giderek hayalgücü azalan bir millet halini alırken sınırlarımızın duyularımızla algılanamayacak kadar çok köklü ve ezber oluşlarının bile farkına varamıyoruz.
Film elbetteki duyu eksikliği üzerine inşa edilmemiş,  sadece bana hatırlattığı noktalar bunlar.Filmin can alıcı noktası öğretmenin zekası ayrıca bu başarısı da geçmişte yaşadığı duyu eksikliğinden kaynaklanıyor bir nevi.
Film vermek istediği duyguyu çok iyi hissettiriyor: ağlamayı hiç bu kadar abarttığımı hatırlamıyorum:)
Yakın bir arkadaşımın böyle özel bir yakını ile tanışmıştım bir süre önce: zaafımı yenememiş ve ona acıdığımı utanarak hissetmiştim.uzun bir süre onu izledikten sonra ne kadar mutlu olduğunu farkettim hemde tanıdığım bir çok insandan daha mutluydu:onda eksik kalan duyular zaten farketmediği, bilgisine sahip olmadığı bir dünyaydı. O  elindekilerin değerini biliyor hatta etrafındakilerle dalga geçiyordu ve çok eyleniyordu....</description> <content:encoded><![CDATA[<p>Michelle gibi duyu eksikliği ile dünyaya gelmiş insanların normal insanlardan en önemli farkı,sıkışıp kaldığı dünyanın sınırlarını biliyor olmasıdır. Normal insanlar sıkışıp kaldığı bu  dünyanın sınırlarını bilmez: öğrenilmiş sosyal güdü &#8216;sınır&#8217; kelimesinin içini boşaltmıştır.<br
/> Gordon Childe şöyle der,&#8217;sözcükler salt uylaşımsal(conventional) simelerdir, yani anlamları, onları kullanan toplumun üyeleri arasında bir tür üstü örtülü anlaşma ile yapay olarak iliştirilmiştir.&#8217;<br
/> Bu durumda normal insanın beyninde beliren imge yaşadığı toplumun kullandığı sesi karşılar , o bu imgeyi beş duyu organı ile algılar ve ezberler hiç bir zaman daha fazlasını düşünmez. Ama  duyuları eksik bir insan imgeye çok fazla anlam ve görev yükleyebilir.<br
/> Antropologlara göre akıl yürütme,maddi bir sınama ve yanılma sürecine başvurmaksızın sorunları çözme yeteneğidir.Ve  bu yetenek zamanla araştırma, keşfetme ve icat yeteneklerini köreltir.Akıl yürütme sosyal egonun en temel taşlarından biri olduğu için dolayısıyla akıl yürütme ve sosyal egoya çok fazla maruz kalmayan kusurlu bireyin imge dünyasının ne kadar çok zenginleşebileceğini düşünsenize.<br
/> Sırf conventional ilk insanlarda gelişmediği için  yaratıcı zeka icatlarda sınır tanımıyordu.Ve giderek hayalgücü azalan bir millet halini alırken sınırlarımızın duyularımızla algılanamayacak kadar çok köklü ve ezber oluşlarının bile farkına varamıyoruz.<br
/> Film elbetteki duyu eksikliği üzerine inşa edilmemiş,  sadece bana hatırlattığı noktalar bunlar.Filmin can alıcı noktası öğretmenin zekası ayrıca bu başarısı da geçmişte yaşadığı duyu eksikliğinden kaynaklanıyor bir nevi.<br
/> Film vermek istediği duyguyu çok iyi hissettiriyor: ağlamayı hiç bu kadar abarttığımı hatırlamıyorum:)<br
/> Yakın bir arkadaşımın böyle özel bir yakını ile tanışmıştım bir süre önce: zaafımı yenememiş ve ona acıdığımı utanarak hissetmiştim.uzun bir süre onu izledikten sonra ne kadar mutlu olduğunu farkettim hemde tanıdığım bir çok insandan daha mutluydu:onda eksik kalan duyular zaten farketmediği, bilgisine sahip olmadığı bir dünyaydı. O  elindekilerin değerini biliyor hatta etrafındakilerle dalga geçiyordu ve çok eyleniyordu&#8230;.</p> ]]></content:encoded> </item> <item><title>Lord of War yazısına polat41 tarafından yapılan yorumlar</title><link>http://filmelestir.com/lord-of-war/#comment-372</link> <dc:creator>polat41</dc:creator> <pubDate>Wed, 08 Sep 2010 12:50:40 +0000</pubDate> <guid
isPermaLink="false">http://filmelestir.com/?p=2917#comment-372</guid> <description>ben de corleone arkadaşımın dediklerine tamamen katılmakla birlikte birkaç cümle ekleyeyim:izleyici bu tarz filmlerde daha çok aksiyon,şiddet,gerilim ve adrenalin bekler;fakat filmimiz maalesef buna çok fazla riayet etmeyip sanki belgesel çekiyormuş gibi film çekmişler.oysa anlattığı konu son derece evrensel bir sorun ve bunu çok dramatik bir şekilde anlatabilselerdi eminim seyircilerin çok daha hoşuna giderdi,nasıl mı?mesela yuri orlov sattığı silahların hikayesini anlatacağına; sattığı silahların nelere neden olduğunu biraz ajitasyon yaparak anlatsaydı,seyirciyi dehşete sürükleyecek sahnelerle bunları aktarabilselerdi bence film çok daha etkileyici olurdu.filmimiz silah tacirinin hikayesini anlatmakla kalmayıp  mesela silah sattığı ülkelerdeki dramatik olayları,insanların acılarını trajedik bir şekilde konu edinseydi eminim film daha da beğenilirdi.yoksa rakamların havalarda uçuştuğu ülkemizde ve dünyamızda bu tür filmler sıkıcı belgeseller gibi algılanmaktadır.somut,gerçekçi,sıkıştırılmamış,dramatik hikayeler insanların her zaman ilgisini çeker.ayrıca film sanki biraz dar bir kadroyla çekilmiş.gerçi nicolas cage&#039;nin filmleri genellikle hep böyledir ama bu tarz filmlerde dar kadro filmin başarısını düşürür.nicolas cagenin&#039;&#039; kehanet,zor karar,fırtınalı hayatlar,gelecek&#039;&#039; filmleri de böyleydi ama bu filmde böyle bir hatanın yapılmaması gerekirdi.sonuçta güzel bir hikayesi ve oyuncu kadrosu olan filmler kendisini izlettirmeyi ve kalıcı olmayı başarabiliyor.her şeye rağmen &#039;&#039;savaş tanrısı&#039;&#039; izlenmeyi ve takdir edilmeyi hak eden bir filmdir.iyi seyirler...</description> <content:encoded><![CDATA[<p>ben de corleone arkadaşımın dediklerine tamamen katılmakla birlikte birkaç cümle ekleyeyim:izleyici bu tarz filmlerde daha çok aksiyon,şiddet,gerilim ve adrenalin bekler;fakat filmimiz maalesef buna çok fazla riayet etmeyip sanki belgesel çekiyormuş gibi film çekmişler.oysa anlattığı konu son derece evrensel bir sorun ve bunu çok dramatik bir şekilde anlatabilselerdi eminim seyircilerin çok daha hoşuna giderdi,nasıl mı?mesela yuri orlov sattığı silahların hikayesini anlatacağına; sattığı silahların nelere neden olduğunu biraz ajitasyon yaparak anlatsaydı,seyirciyi dehşete sürükleyecek sahnelerle bunları aktarabilselerdi bence film çok daha etkileyici olurdu.filmimiz silah tacirinin hikayesini anlatmakla kalmayıp  mesela silah sattığı ülkelerdeki dramatik olayları,insanların acılarını trajedik bir şekilde konu edinseydi eminim film daha da beğenilirdi.yoksa rakamların havalarda uçuştuğu ülkemizde ve dünyamızda bu tür filmler sıkıcı belgeseller gibi algılanmaktadır.somut,gerçekçi,sıkıştırılmamış,dramatik hikayeler insanların her zaman ilgisini çeker.ayrıca film sanki biraz dar bir kadroyla çekilmiş.gerçi nicolas cage&#8217;nin filmleri genellikle hep böyledir ama bu tarz filmlerde dar kadro filmin başarısını düşürür.nicolas cagenin&#8221; kehanet,zor karar,fırtınalı hayatlar,gelecek&#8221; filmleri de böyleydi ama bu filmde böyle bir hatanın yapılmaması gerekirdi.sonuçta güzel bir hikayesi ve oyuncu kadrosu olan filmler kendisini izlettirmeyi ve kalıcı olmayı başarabiliyor.her şeye rağmen &#8221;savaş tanrısı&#8221; izlenmeyi ve takdir edilmeyi hak eden bir filmdir.iyi seyirler&#8230;</p> ]]></content:encoded> </item> </channel> </rss>
<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Minified using disk: basic
Page Caching using disk: enhanced
Database Caching 2/20 queries in 0.012 seconds using disk: basic
Object Caching 519/544 objects using disk: basic

Served from: filmelestir.com @ 2012-05-20 19:18:29 -->
