Avatar
Tür: Aksiyon,Bilim-Kurgu,Gerilim,Macera
Yönetmen: James Cameron
Senaryo: James Cameron
Yapımcı: Brooke Breton , James Cameron , Jon Landau
Müzik: James Horner
Ülke: Amerika
Süre: 2 saat 42 dk
Bilgilenmek için:

Indirmek için:


Bu filmi izleyeceklerim listesine EKLE.Film Etiketleri: 2009, CCH Pounder, Giovanni Ribisi, James Cameron, Joel Moore, Laz Alonso, Michelle Rodriguez, Sam Worthington, Sigourney Weaver, Stephen Lang, Wes Studi, Zoe Saldana



Bu filmi seyredince aslında benim bir sinema aşığı olduğumu anladım.Çünkü ‘filmin gişe rekoru kırmak üzere olduğu halde aslında bu tarzda yapılan filmlere bir kaç ayrıntı dışında çokta uzak düşmediğini ve gene tarzının hakettiği görsel şöleni zirveye taşıyan,geniş bütçeli bu filmin büyük bir kısmının bilisayar ortamında hazırlandığını ve ilk iki haftada bütçesini katladığını ve benim filme objektif bakışaçısı olarak şunları da eklemekte yarar gördüğümü…’diye devam edebileceğim bu yorumu çokta umarsamıyorum.
Film başladı ve ben gerçek hayattan koptum,Cameron’nun o zengin düş dünyasında yarattığı ve tanrıyı kıskandıracak derecede etkileyici Pandora’yı hayranlıkla izledim.
Bu arada pandora yunan mitolojisinde Zeus’un Prometeus’a tuzak kurabilmek için yarattığı ilk insandır ve ilk kadındır.Pondora’nın kutusundan dünyanın tüm kötülükleri sırasıyla çıkarken tam da sıra umut’a gelmişken dehşete düşen pandora kutuyu kapatır.Umut Yunan tarihi boyunca kutuda kitli kalır ve filozoflar da bu şekilde türemiştir bence:)umutsuzluk insanı felsefeye iter…
Demek istediğim, filmi nefes kesici bulmam bir sinemadan çok şey bekleyenler için uygun bir tavsiye olmayabilir ama benim gibi sinema delisiyseniz kaçırmayın derim.
Avatar; hintçe “Tanrı’nın yeryüzünde görünen yüzü” anlamındadır. Ve çıkış olarak artık içinde bulunduğumuz süreci en iyi bu şekilde anlamaya ve anlatmaya başladık.Her zaman bir kurtarıcı arıyoruz.Filmde kurgulanan pandora gezegeni -kutusu- ve maden, şu anda da dünyanın içinde bulunduğu gerilimin sebebi değil midir?
Bir defa harika bir kurgu.İnsanın beynini,zekasını kullanarak ona bağlı olarak bir tür yaratmak (Avatar) ve bu yeni türün insansı duyguları devralması inanılmazdı.Hangi tür yaratılırsa yaratılsın insan ve duyguları miras olarak taşınacaktır.Bunu her daim gördük,görmeye devam edeceğiz.Yalnız ben bu yeni türde kuyruk olmasını evrimsel olarak anlamaya çalıştım.Çıkamadım işin içinden.Evrimsel süreçte böyle bir gelişim ve değişim var mıdır?olacak mıdır?
Ya saç telleriyle oluşan uyum ve birliktelik beynin elektro manyetik yapısını ne güzel ve farklı bir yerden yakalamış.
Ve bilinçaltı;ayakları işlevsel olmayan birinin avatarının ilk önce koşmaya başlaması da filmde herşeyin ne kadar ince düşünüldüğünün bir kanıtı idi…
Avatar, yüzüklerin efendisi üçlemesinin gelecek kurgusudur diye düşünmekteyim.Yüzüklerin efendisinde efsaneler,iyi-kötü çatışması,dünyaya hakim olabilme,ve geçmişte yaşanmış sürrealist bakış açısı…
Avatar ise gelecekte bir gezegende -şu an için insanlık yani ABD yeni keşifler peşinde zaten- iyi-kötü çatışması,madenlere sahip olma yarışı yani dünyaya hakim olabilme,evrimsel süreç ve bilimsel kurgular,yordamalar…
Bu işin sonu var mıdır?Yok mudur?İşte bütün mesele bu…
Sevgili papatyam! yeni türde kuyruk olması olayını gözden kaçmış olması ihtimeliyle hatırlatmak isterim.Avatar; Pandora yerlileri na’vi DNA’sı ile insan DNA’sı kullanılarak oluşturulmuş bir bedendir sadece yani klonlanma şeklinde fakat uyumlu olduğu insanın zihniyle bir.Metafiziksel bir olay:) kuyruk ordan geliyo işte.
Persephne’ye teşekkürlerimi sunarak başlıyorum. Evet gözden kaçırmışım, filmi beraber izlediğim kişiyle de kritiğini yaptım sizin dediğiniz gibi Na’vi yelilerinin DNA’sı ile insan DNA’sı bir oluşum -klonlama şu anki en önemli bilimsel gelişmelerden biri- olduğunu anladım. Teşekkür ederim tekrardan…
Tavsiyem üç boyut barındıran ve görselliğe müthiş önem verilen, bu tarz filmlerin sinemada izlenmesidir.
Aslında yüzeysel bakılacak olursa klasik, amerikan politikalarını içeren bir film bana göre avatar. Yine bir istila ve yine uzun bir yıllık sömürü planları…
ve yine bunların başında bir inanışı baz alarak özgürlüğe kavuşturma düşüncesi. İşte bu yüzden aslında filmi izlerken çok sıkıldım. Tabii bunu sinemada izleseydim, konuya hakim olmaktansa görselliğe hakim olup filmin tadını alabilirdim. Diğer türlü, konuya hakimiyet insanı bıktıran tarzda olmuştur.
Bu film bana göre amacına ulaşılmıştır. öyleki görsel güzelliklerin içinde verilen acımasız politikalar insanlara, yapılan ve yapılacak olan şeyleri birazda unutturmak yada böyle bir filmle sindirmek amacı güdülmeye çalışılmış olmasıdır.
Hangi beklentiyle izlediğiniz çok önemli.Eğer aradığınız sıradışı bir maceraysa üzgünüm yanlış filmi tercih ettiniz.
Sıradan bir konusu var ve filmin işlenişi de aynı sıradanlıkta ilerliyor.Aynı zamanda sosyal içerikli mesajlardan geri kalmıyor.
Bir yerinde Jake Sully Na’vi yerlilerini savunurken şöyle bir ifade kullanıyor: ”Onları neyle mutlu ediceksiniz,kot pantolonlarınızla mı?”
Aylardır televizyonda, reklamlarda, billboardlarda, internette, haberlerde, radyoda, okulda, hatta amcamların evinde bile süregelen tartışma ve bilinçsizce de yapılsa yorumlara dayanamayarak; herkesin sevdiğinin saçma olabileceğinin neredeyse kesin olan yüksek ihtimaline , kitlenin aslında yönlendirmeye açık bilinçsiz sürü olduğu gerçeğine rağmen yaşadığım ilden kalkıp komşu ile 3D seyredebilmek için gittim.
Yolda yakalandığım fırtına nedeniyle 1 saat erken yetişmem gereken filme 10 dakika geç girdim. Bana verilen ağır ve kirli gözlüğü takıp oturtabilmek için yaklaşık 2-3 daika uğraştım; ama bu arada beni rahatsız eden bişey olduğunu fark etmiştim. Üç boyutlu görselliğin şaşkınlığını atmaya çalışırken hala beni rahatsız eden şeyi arıyordum ki birden acı gerçeği fark ettim: dünyanın aylarca çalkalandığı, hayatta sinemaya gitmediğini iyi bildiğim insanların bile, hayret verici bir şekilde, hararetli tartışmasını rahatlıkla yapabildiği o muazzam film Türkçe’ydi!
Aslında haksızlık etmemeliyim. En azından bana vaat ettiği şoklardan ilkini yaşatmıştı sonunda. Film bu kadar popularite ile distribütörlerin iştahını, yönetmen ve yapımcılarınınki gibi kabartmış ve 8 yaşındaki çocukla 88 yaşındaki emmimin de rahatlıkla seyredebilmesi için anadilinden koparılmıştı. Şu an düşünüyorum da isminin orijinal kalması da bizim için büyük bir lütuf sayılır. Sinema sanatını zerre kadar önemsemediklerinden emin olduğum para babalarım; daha önce birçok filmde yaptıkları gibi filmin ismini de katledebilirlerdi. Mesela ismi “Yeni Dünya”, “Delta Harekatı: Ölüm Gezegeni” yada “Uzayda Aşk” olabilirdi ki buradan isminin de değiştirilmediği için yetkili yetkisiz herkese teşekkür ederim.
Genel olarak süregelen global kültürle daha az haşır neşir olan arkadaşların hayranlıkla seyrettiği film, aslında sadece bir toplama olmaktan ileri gidemiyor. Zira Cameron amcanın 9 senedir titizlikle uğraştığı filmin neden bir türlü vizyona çıkmadığını buradan daha iyi anlayabiliriz. Kısacık bir araştırmaya zaman ayırabilirseniz eğer, nelerden etkilendiğini(!) çok çabuk görebilirsiniz. Öncelikle konu bana tamamen “Last Samurai – Son Samuray” filmnin benzeri gibi geldi. Bununla birlikte zaten konuda az işlenmiş, keşfedilmemiş yada bilinmeyen bir konu değildir. Tabi öyle olmak ta zorunda değil ama böyle bir filmde olması gereken bu olmalı bence.
Filmde bahsi geçen uçan Toruk ve Halleluja dağları 70’lerin sonlarında parlayan bir rock grubunun albüm kapaklarından birebir alıntıdır. Ayrıca benim gibi Warcraft manyağı olan birisi hemen her karede Warcraft etkilerini görebilir. Na’vi ler ve gece elfleri arasındaki benzerlik çok ilginç. Orman çok tanıdık ve o büyük ağaç, hayat ağacı, Warcraft 3’ün son bölümünün ana konusu idi. Biraz daha ileri gidersek, yine Blizzard şirketine ait olan Starcraft oyunundan da insanlar ile ilgili olan benzerlikler çıkarılabilir. Mesela uzay araçları ve askerlerin içine girip kullandığı robotlar. Matrix’te çok iyi bir şekilde kullanılan robotlar yine bu yılın en kuvvetli filmlerinden ve yine uzaylı filmi olan “District 9 – Bölge 9” filminde de çok kaliteli bir şekilde kullanılmıştır. Matrix’ten bahsetmişken insanlarla Na’vi ırkı bedenleri arasındaki eşleşmenin Matrix filmindeki tekniğe çok benzer bir teknikle yapılması da çok ilginç bir ayrıntı. Benzerliklere devam etmek gerekirse, filmin ilerleyen kısımlarında kutsal ağacın altında yapılan büyü sahnesi, “The Fall – Düşüş” filminde yapılan sahnenin kötü bir kopyası olmaktan ileri gidemiyor. Filmin oldukça değişik ve zor bulunan spesifik isminin son dönemlerde bayağı seyredilmis kaliteli anime dizi olan “Avatar: The Last Airbender – Avatar: Son Havabükücü” ile aynı olması çook ilginç bir tesadüf. Hatta eğer sitemize sırf bunu göstermek için yeni eklediğim “Avatar: The Last Airbender – Avatar: Son Havabükücü” sayfasına giderseniz afişlerdeki yazı karaterlerinin dahi şaşırtıcı derecede benzediğini fark edebilirsiniz.
Tabi filmde çok güzel bir iki şey de var. Pek az filmde yada eserde Amerikan emperyalist kuvvetlerinin hiçbir değeri umursamayan paragözlüğü ön plana çıkarılmıştır sanat tarihinde. Hele bu bütçeli bu boyutta bir film için bir ilk sayılabilir. Günümüz Amerika’sını temsil eden vahşi kapitalist şirketin ve askerlerinin filmin sonunda mağlup olup kuyrukları bacaklarının arasında, boyunları bükük Pandora gezegeninden kovulmaları; bence filmi seyredilmeye değer kılan sahnelerinden. Zira bu sene, düşük ihtimalle de olsa Oscar’dan beklediğini alamayacak olmasının -bana göre tabii- muhtemel nedenlerinden biri de, yaptığı bu iğneleyici emperyalizm eleştirisi olacaktır. Böyle bir durumda daha kuvvetli bir ihtimal ise, ödülleri pek hak etmiyor olması olabilir. Gerçi Oscar ödülü ne derece önemli ve saygın bir ödüldür, özellikle son senelerde çok tartışmalı bir konu. Kaldı ki James Cameron, “Titanic – Titanik” filmiyle zaten zamanında yeterince heykel, biblo, vazo her şeyi eve götürmüştü. Anlaşılan o ki 2 milyar $ hasılat yapan bu film Oscarlardan çok mutlu dönemeyecek. Umarım..Ama yine de akademiminin ne yapacağı belli olmaz. Şunu da belirtmekte fayda var, James Cameron’un bu Amerikan eleştirisini yaparken çok ta samimi olmadığı genel bir görüş olarak haklı bir şekilde paylaşıyor. Çünkü Amerikan kuvvetlerinin oraya kadar maden için gidebilmelerini göstermek dahi onları ve emperyalizmlerini yeterince yüceltmek anlamına geliyor. Sonun bu şekilde bitmesinin çoğu insana göre nedeni Cameron’un son dönemde yükselen Anti-Amerikancılıktan çekinip gişe başarısını sağlama alma düşüncesi pek tabi olabilir.
Sonunda her zamanki gibi; çokluğun, çoklukla standart eşiğinin düşük olduğunu yine keşfettim. Böyle bir sinema olayını kaçırmamalıyım diye oyaladım kendimi filme giderken halbuki. İçimden gelen sese kulak tıkamıştım. Olsun, üçboyutun hatırına izlenebilir. Siz yinede izleyin derim. İyi seyirler.
Not: Aşağıda, filmde bulunan bir çok Warcraft benzerliği ile ilgili hazırlanmış bir çalışmanın linklerinden biri var. İlgilenenler tıklasın derim.
http://loreathan.blogspot.com/2010/01/avatar-world-of-warcraft-benzerlikleri.html
Filmle ilgili okuduğum ve kesinlikle katılmadığım bir haberin bir bölümünü aşağıda paylaştım. Tamamını görmek ve ilginç yorumları okumak isterseniz alttaki linki tıklmanız yeterli:
‘Avatar’ solcu bir film mi?
James Cameron’ın son filmi ‘Avatar’ şimdi yeni bir tartışmayla daha gündemde. ‘Avatar’ı bazı sinema eleştirmenleri bir yönüyle ‘solcu ve antiemperyalist’ olarak değerlendiyor. Konuyla ilgili Mehmet Açar ve Esin Küçüktepepınar şunları söyledi:
500 YILLIK SÖMÜRGEYE KARŞI
Esin Küçüktepepınar:
‘Avatar’ yani çok açık bir şekilde ben anti-emperyalistim diyor sadece Amerika’nın oluşumunu da değil… Amerika’da Kızılderililer katledildi orada bir medeniyet oluşturuldu. Eski Afrika’yı da çağrıştırıyor. Hem de orada insanoğlu hiçbirşeyi becerememiş ve başka gezegenlerde bir madde arıyor. Bu da petrol olarak kabul edilebilir, yani geçmişten günümüze kadar 500 yıllık bir sömürgeye karşı bir eleştiri var.
Haberin devamı ve yorumlar için:
http://www.ntvmsnbc.com/id/25041562/#storyContinued